![]() |
Ateizm nedir?
Ateizm, Tanrı inancının reddidir. Tanrı fikrine dayalı
"Teist" dünya görüşünü kabul etmemek demektir. Yani "Tanrı'ya inanmamak", yada
"Tanrı inancının yokluğu" anlamına geldiği söylenebilir.
Ateizm Tanrı’nın "varolmadığına inanmak" demek değildir. Tanrı’nın "varolduğuna
inanmamak" demektir. Bu noktaya dikkat ediniz, çünkü bu önemli bir fark. Ateizm
bir "inanç" değildir. Fazladan bir açıklama, yada bir öneri sunmaz ateizm.
Ateizm yalnızca, belli bir inancın yokluğu demektir.
George H. Smith'in sınıflandırmasına göre ateizmin
"negatif ateizm" ( ya da "zayıf ateizm") ve "pozitif ateizm" (ya da
"güçlü ateizm") olarak iki çeşidi vardır. Negatif ateizm, Tanrı'nın
varolmasını prensip olarak mümkün görmekle beraber, varolduğuna dair
hiçbir gerekçe bulunmadığı gerekçesiyle Tanrı'yı reddeder.
Pozitif ateizm ise, Tanrı'nın varolmasını mümkün görmez. (Bunu, Tanrı
kavramının geçerli bir şekilde tanımlanmadığı, içinde çelişkiler
taşıdığı veya absürd olduğu, vs. gibi gerekçelere dayanarak yapar).
Yani negatif ateizmde bir iddia yoktur, sadece bir red vardır. Pozitif
ateizmde ise hem bir red, hem de bir karşıt iddia vardır. Daha anlaşılır
bir dille ifade edilirse, negatif ateist Tanrı kavramına "Varolabilir,
fakat varolduğu kanıtlanmadığı sürece bu iddiayı kabul edemem" şeklinde
yaklaşır. Pozitif ateistin yaklaşımı ise, "Tanrı'nın varolması mümkün
değildir" şeklindedir.
İkisi de sonuçta Tanrı kavramını reddetmek noktasında birleştiğinden,
ateizm tanımlanırken ikisinin ortak noktası olan "Tanrı'ya olan
inançsızlık" kullanılır. Çünkü bu inançsızlığın sebebi ne olursa olsun,
ister delil yetersizliği, ister Tanrı kavramının anlamsızlığı veya
absürdlüğü, isterse Tanrı kavramıyla hiç karşılaşmamış olmak olsun,
hepsinin ortak noktası kişide Tanrı inancının varolmamasıdır.
Bir de ateizmden farklı olarak, inançsızlığın başka türleri kabul
edilebilecek agnostisizm, deizm ve panteizm denen düşünceler vardır.
Agnostisizm :
Tanrı’nın ne varolduğuna ne de yok olduğuna inanmak için yeterince kanıt
olmadığını, dolayısıyla bu konuda bir karar verilemeyeceğini söyler.
Fakat agnostisizmin "teist agnostisizm" ve "ateist agnostisizm" olarak
ikiye ayrılabileceğini söyleyen uzmanlar da vardır. Bu uzmanlara göre,
teist agnostikler Tanrı’ya inanmak için yeterince kanıt olmadığını kabul
etmekle beraber yine de Tanrı’ya inanmayı tercih ederken, ateist
agnostikler Tanrı’ya inanmamayı seçer. Bu şekliyle ateist agnostisizm
"zayıf" ateizm haline dönüşmektedir.
Deizm:
Deizm, evrenin bir yaratıcısı olduğunu kabul etmekle beraber, dinlerin
ilahi olduğunu kabul etmez. Deizmin bakış açısına göre, Tanrı
başlangıçta evreni yaratmış ve sonra işleyişine karışmamıştır. Dinler
ilahi değil, insan yapısıdır.
Panteizm :
Bir de panteizm denen bir düşünce vardır ki, içinde Tanrı adı verilen
bir kavram içermekle beraber, daha çok din dışı bir bakış açısı olduğu
söylenebilir. Panteizme göre, Tanrı evrenin "tüm"ü, "bütün"üdür. Varolan
her şey Tanrı'nın bir parçasıdır. Bu düşünce, Tanrı'yı doğaüstü bir
metafizik kavram olmaktan çıkarıp, doğanın içine sokarak dinlerdeki
tipik "Kişi Tanrı" anlayışından uzaklaşmaktadır.
Ateizm dünyayı açıklama iddiasında olan bir dünya
görüşü ya da bir felsefi akım değildir. Ateistler dünyayı açıklama ile
ilgili konularda birbirlerinden farklı görüşlere sahip olabilirler. Bir
tibet rahibi, bir marksist, bir üniversite profesörü veya dünyadaki pek
cok sırrı uzaylılarla açıklayan "yeni çağ" inanç sistemlerinden birine
mensup bir kişi dünyanın açıklamasi ile ilgili pek çok noktada
birbirlerinden çok farklı, hatta belki taban tabana zit düşüncelere
sahip olabilirken, pekala da "ateizm" noktasında birleşiyor olabilirler.
Dolayısıyla ateizmin ortak bir dünya açıklaması, değerler sistemi ya da
ahlak felsefesi yoktur. Ateistlerin Tanrı konusu hariç diğer felsefi
konulara ilişkin ortak bir dünya görüşü olmak zorunda değildir.
Fakat ateistlerin büyük çoğunluğu bilimsel/materyalist dünya görüşüne
sahip kişilerdir ve dünya ve evren açıklamaları konusunda çağdaş bilimin
bulgularını kullanırlar. Dolayısıyla temel felsefi sorulara bilimin
cevap verebildiği ölçüde cevap verirler. Başka bir ifadeyle, ateistler
evrenin kökeni, canlılığın ortaya çıkışı, hayatın anlamı gibi temel
felsefi konularda verilmesi gereken cevapları bilime havale etmişlerdir.
Ateist olmak için çeşitli sebepler olabilir. Ateizm
Tanrı’ya olan inancın yokluğu demek olduğundan, Tanrı kavramıyla
karşılaşmamış olmak bile teorik olarak ateist olarak nitelendirilmek
için bir sebep olabilir. Fakat kendilerini ateist olarak nitelendiren
insanlar genellikle bu konuda kafa yorup araştırma yapmış ve bilinçli
bir şekilde Tanrı kavramına inanmamayı seçmiş kişilerdir.
Dünyaya kızgın olduğu için veya Tanrı’dan nefret ettiği için ateist
olmak ise sanılanın aksine çoğu ateist için geçerli değildir. Bu tür
sebepler Tanrı konusunda kafa yorup araştırma yapmak için birer
motivasyon kaynağı olabilirken, iddia edilenin aksine, Tanrı kavramının
reddi için kullanılan sebepler değillerdir. Nitekim bir ateist dinin
dünyaya zarar verdiğini düşündüğü için çevresindeki din figürlerinden ve
dinsel düşünceyi temsil eden kavram ve kişilerden hoşlanmıyor olabilir.
Fakat bir insan varlığına inanmadığı bir şeyden nefret edemez.
İyi ve kötüyü ayırt edebilmek için Tanrı inancının
gerekli olduğu fikri de ateistlere göre geçersiz bir önyargıdır. İyi ve
kötünün tespitinde dinler ve Tanrı fikri haricinde herhangi bir prensibe
dayanan her ahlak felsefesi "ateist" kabul edilebilir (teistik olmayan
anlamında) ve bu tür pek çok örnek bulunmaktadır.
Hatta teizmin dünyada genel olarak ateizmden daha fazla ahlaksızlığa
sebep olduğu fikri ateistler arasında yaygındır.
Kendilerini ateist olarak tanımlayan insanların sayısı
günümüzün modern toplumunda bile toplam nüfusa oranla çok küçük olmasına
rağmen, Tanrı kavramının alışılmış şekline inanmayan fakat konunun
bilimsel ve felsefi boyutuyla meşgul olmak için yeterince zamanı,
motivasyonu ya da sebebi olmayan kişiler hesaba katıldığında, "teist
olmayan" kesimin sayısı oldukça önemli oranlara ulaşabilmektedir.
Bu soruda iki mantık yanlışı bulunmaktadır. Döngüsel
akıl yürütme ve çelişki. Döngüsel akıl yürütme (ya da totoloji), bir
noktadan başlayıp, dönüp dolaşıp yine o noktaya dönmek demektir. Evreni
yarattığı söylenen bir şeyin tanımından yola çıkıp (Tanrı), sonra o
yaratmadıysa kim yarattı diye soruluyor. "Yaratılmadıysa nasıl
yaratıldı?" diye sormaktan bir farkı yok bunun.
Bu soruyu soran kişilerin zihninde evren için yaratılması dışında
düşünülebilecek başka bir seçenek olmamasının ve bu kişilerin yaratılma
fikrini bu kadar doğal görmelerinin tek sebebi çocukluklarından beri
yaratılma fikrine alıştırılmış olmalarıdır. Halbuki yaratılma (yoktan
var edilme), çok alışılmışın dışında bir fikirdir. Kolay akla gelecek ve
mantıklı bir şey değildir. Nitekim bu yüzden insanlığın düşünce
tarihinde, "yaratılma" kavramı nispeten yeni bir kavramdır. (Birkaç bin
yıllık). Ondan önce, daha çok "Bir şeyden başka bir şeye dönüşme" vardır
eski mitolojilerde ve inançlarda. Çünkü bir şeyin yoktan ortaya çıkması
pek kolay akla gelebilecek bir varsayım değildir.
Bu konuda teistler tarafından sorulabilecek doğru soru “Evren nasıl
ortaya çıktı?” sorusu bile değildir. Çünkü bu da evrenin önce yok, sonra
var olduğunu kabul ediyor. Doğru soru “Evren hep var mıydı, yoksa
sonradan mı ortaya çıkmıştır?” sorusudur. “Çıktıysa nasıl ve neden?”
diye soru devam ettirilebilir. Ayrıca “Evrende neden hayat vardır?”
sorusu da bunlara eklenebilir. Ki bu soruların bir kısmı bilimin
(kozmoloji ve teorik fizik) alanına girmektedir. Girmeyen kısmı için ise
dünya üzerinde hiç kimse güvenilir bir yargıda bulunamaz.
Çoğu kişi, felsefeye yakınlıkları olmadığından, bu
konularda fazla kafa yormaz ve toplumdan öğrendiği şekliyle, "varlık"ı
'tuhaf', 'doğaüstü', 'yapay' ve 'açıklanması gereken' bir şey olarak
görür. "Yokluk" onlara göre doğaldır, başlangıçta olması gereken
durumdur, fakat "varlık" yapaydır. Açıklanması gereken, sonradan meydana
çıkmış olması gereken bir şeydir. Fakat, dikkat edilirse böyle bir
kabulde bulunmak için geçerli bir sebep yoktur. "Yokluk"un temel durum
olduğu ve varlığın ondan türetilmesi gerektiği dayanaksız bir kabuldür.
Varlık ve yokluk durumlarının birini temel durum kabul etmeye bizi
itecek mantıksal bir gerekçe yoktur, ve de zaten ne varlığın, ne de
yokluğun, diğeri olmadan tek başına tahayyül edilmeleri dahi mümkün
değildir. Yani bu ikisi aslında birbirlerine bağlı diyalektik bir
bütündür, ve aslında mutlak yokluk diye bir şey tanımlanamaz. (Bu
konuyla ilgili sitemizdeki "Varlığın Kökeni" yazısını okuyabilirsiniz).
Çünkü üç büyük din, aslında tek bir din sayılır.
Hıristiyanlık ve Müslümanlık Tevrat'ı referans alır. Toplumdan topluma
biraz farklılık gösteren bu inanç sistemi toprağa dayalı büyük
imparatorluklar ortaya çıkmaya başladığında, bu imparatorluklarla
birlikte yayıldı. Bu inanç sisteminin mensubu olan toplumlar, tarihte
siyasi ve askeri açıdan daha başarılı oldular ve bu yüzden de inançları
yayıldı. Eğer başka bir dinin mensupları Hıristiyan Avrupa ve Müslüman
Türk ve Araplar kadar yayılmacı ve gaddar olsalardı, şu anda birileri
eğer bu söz konusu din doğru değilse neden bu kadar kişi ona inanıyor
diye soracaktı.
Cennet, cehennem, Allah, Şeytan, Adem, Havva fikirlerine dayalı bu inanç
sisteminin bu kadar yaygınlaşmasının sebebi odur. Fakat, "Neden tüm
toplumların şu ya da bu şekilde bir dini vardır ve neden tümü doğaüstü
güçlere, ruhlara, Tanrı ya da tanrılara inanır?" diye sorulursa, o zaman
cevap değişir.
Bunun sebebi dünyanın neresinde doğarsa doğsun, tüm insanların aslında
bu evren denen bilinmezde aciz oluşu. Neden varolduğumuzu bilmiyoruz.
Hayattaki amacımızı bilmiyoruz. Hayatta bir amacımız olup olmadığını
bile bilmiyoruz. Kökenimizi zaten bilmiyoruz. Hele de geleceğimizi,
ölümü ve ölümden sonrasını hiç bilmiyoruz. Dolayısıyla bu kadar boşluk
içindeki bireyleri bir araya getirebilmek, bir amaç etrafında
toplayabilmek ve onlara hayatta sağ kalıp bir şeyler yaratma ve bir
şeyler başarma mücadelesinin içine çekebilmek için fikirsel olarak
tutunacakları dallar göstermek gerekiyordu. Bazı ruhani liderler ve
karizmatik toplum önderleri de insanlara bu tür gerekçeler verdiler.
İşte dinler bundan ibarettir diyebiliriz.
Bu başka işlere de yaradı toplumda. Çünkü din öyle bir kontrol
mekanizmasıdır ki, normalde bir amaç etrafında toplanamayacak binlerce
değişik kişi ve karakteri kontrol etme imkanı veriyor. Dünya
nimetlerinin haksız bölüşümünü de insanların kolay kabul etmelerini
sağlayacak bir psikolojik kontrol mekanizmasıdır din örneğin. Bu amaç
için idealler zaten. Hatta bazılarına göre dinlerin ortaya çıkış sebebi
de odur, yeryüzündeki tek fonksiyonları da.
Bilimsel açıdan cevaplayabildiğimiz kadarıyla, ölünce
toprak olacağız ve azot ve karbon çevrimine gireceğiz.
Ruh bedenle birlikte ölecek. Çünkü ruh günümüzün çağdaş bilimsel
yorumuna göre beyin dediğimiz organın duygular, hafıza, akıl yürütme ve
karar verme gibi bazı fonksiyonlarına verdiğimiz isimdir. Dolayısıyla,
vücudu bir makine gibi düşünürsek, bu makine işlemez hale geldiğinde
fonksiyonları da duracak. Artık hissetmeyeceğiz, bilinçli olmayacağız,
hiçbir şeyin farkında olmayacağız. Çünkü bunu sağlayan organımız
çalışmıyor olacak.
Ruhun bedenden bağımsız olduğunu iddia eden hiçbir din ya da ruhsal
inanç, örneğin neden içki içince hafızada ve zihinsel yeteneklerde
azalma olduğunu tutarlı bir şekilde açıklayamaz. (İçki içmek gibi
fiziksel bir etki ya da kişinin kafasını bir yere çarpması, nasıl ruh
denen bedenden bağımsız bir varlığı etkiler konusu geçtiğimiz
yüzyıllarda filozofları çok düşündürmüştür ve ruhu bedenden bağımsız
gören hiçbir düşünce sistemi bu işin içinden tutarlı bir biçimde
çıkamamıştır). Bunu bilim açıklar, çünkü bilim ruha atfedilen
özelliklerin insan beyninin fonksiyonu olduğunu söyler.
Her şeyden önce, big bang modeli kesin olarak
kanıtlanmış bir model değildir. Eldeki modellerden biridir ve günümüzde
en popüler olanıdır.
Ayrıca bu model yaratılışçı bir evren açıklaması gerektirmez. Bilimde,
(teorik fizikte) big bang'in neden meydana gelmiş olabileceği ile ilgili
de pek çok açıklama vardır. Bunların pek çoğu da bir sebebin varlığını
gerektirmez.
Bunlara bir örnek verecek olursak, ünlü fizikçi Stephan Hawking’in
“Başlangıcı olmayan evren” modelini düşünebiliriz. Bu fikre göre evren
kendi üzerine kapanan bir kapalı çevrim oluşturur (aynen iki boyutlu bir
düzlemin üçüncü boyutta katlanarak bir küre haline getirilebilmesi
gibi). Böyle bir modelde evrenin başlangıcını aramak anlamsız
olmaktadır, çünkü Stephan Hawking’in kendi verdiği bir örneğe göre böyle
bir evrende big bang’e neyin sebep olduğunu sormak, dünya üzerinde
“Kuzey kutbunun 5 km kuzeyinde ne vardır?” sorusunu sormaya benzer. Yani
anlamsızdır.
Fakat bu noktalar bir yana, big bang modelinde sözü edilen şeyle,
dinlerin yaratılış açıklamaları arasında hiçbir alaka yoktur. Big bang
modelinde evren bir noktadan genişleyerek varolur ama evrene yayılan
maddenin nereden geldiği konusunda bir yorum yapılmaz. Bu konuda yorum
yapan başka fikirler varolmakla birlikte, bu konuda bağlayıcı bir sonuç
yoktur. Dinlerin yaratılış hikayesinde ise Tanrı evreni 6 günde
yaratmıştır ve yoktan var etmiştir . Neden bu işin 6 gün aldığı konusu
bir yana, bu web sayfasındaki diğer yazıları okursanız, alıntı yapılmış
çeşitli ayetlerden göreceksiniz ki, kutsal kitaplardaki yaratılış
hikayesiyle, modern bilimdeki big bang teorisinin hiçbir ilgisi yoktur.
Doğaüstü güç ya da güçlere inanan, metafizik sorulara
cevap vermeye çalışan (ölümden sonrası, evrenin kökeni veya hayatın
anlamı vs gibi) ve kanıta değil imana dayanan (dogmatik) düşünce
biçimlerine din denir.
Ateizm, herhangi bir felsefi soruya cevap verme gayesindeki bir düşünce
biçimi değildir. Ateizm, bir düşünce biçimi, inanç sistemi veya felsefi
akım değildir. Ateizm, yalnızca, Tanrı’nın varlığını reddetmek demektir.
Dinden bahsedilebilmesi için ortada inanç olması gerekir. İnanç tanımı
gereği kesin bir bilginin olmadığı durumda mümkün olabilecek bir şeydir.
bir şey ya bilinir, ya da bilinmiyorsan o konuda bir şeye inanılır. Ya
da bilemeyeceği kabul edilip bir şeye inanılmaz. Ateizm bu sonuncusunu
yapar. Dolayısıyla ateizm bir inanç değildir, bir inançsızlığın adıdır.
Evren için kaos değil kozmos denir zaten. Yani adında
bile düzen var. Bize düzenli gözüktüğü açık evrenin. Fakat ortada hala 3
sorun var:
1) Bütünü kaotik olan sistemlerin bile kurallara uyan (düzenli) alt
parçalarının olabildiği saptanmış. Evrenin daha üst bir kaosun düzenli
bir alt parçası olması teorik olarak mümkün.
2) Evren düzenlidir, doğru, ama düzenin ille de bir zekadan çıkması
gerektiği mantıksal olarak gösterilemez. hiç kimse düzenin ille de zeka
gerektirdiğini mantıksal olarak kanıtlayamaz. Bize düzen zeka
gerektirirmiş gibi geliyor olsa da, bu pekala günlük düşünce
alışkanlıklarımızdan ve şartlanmalarımızdan kaynaklanıyor olabilir.
Şartlanmalarımızın bizi yanılttığı durum bilimde az değildir ve bir
şeyin bize "öyleymiş gibi" geliyor olması hiçbir zaman bir bilimsel
kanıt değildir.
3) Evrendeki düzenin zeka gerektirdiği kabul edilse bile, bu zekanın
belli bir dinin, ya da açıklamanın önerdiği zeka olması şart değildir.
Bu zeka birden fazla olabilir, çok değişik formlarda olabilir, vs.
Ayrıca, "Evrenin bir sebebi olmalı" demek, bu sebep Tanrı olmalıdır
demek değildir. Kısacası, teist kesim ne yaparsa yapsın düzen akıl
yürütmesinden giderek hipotezlerini kanıtlayamaz.
Eğer bir sonucu, bir öncül önermeden doğrudan dedektif akıl yürütmeyle
çıkaramıyorsam, o önerme a apriori doğru değildir, dolayısıyla kanıt
gerektirir. Yani "Düzen=Zeka" gibi bir denklemi mantıksal olarak
yazamıyorsam, ya da başka bir ifadeyle, "zeka" denen kavramı "düzen"
denen kavramın tanımının içinden çıkaramıyorsam, bu zekanın mantıksal
olarak düzenden doğrudan çıkarılamayacağını gösterir. Dolayısıyla,
ortada bir kanıtlama yükümlülüğü vardır. Düzenin zeka gerektirdiğini
söyleyenlerin sırtına binen bir kanıtlama yükümlülüğü.
"Başka nasıl olacak ki?" demeyin. Bir şeyi sizin zihniniz göremiyorsa,
bu onun olamayacağı anlamına gelmez. İnsan zihni örneklere göre işler ve
örneğini görmediği bir şeyi kavramakta güçlük çeker. Teist de, zekadan
çıkmamış bir düzeni günlük hayatımızda pek görmediğimiz için, bunun
aksinin olamayacağını düşünür.
Bu yüzden günümüzde bilim adamları daha dikkatliler. İyi bir bilimsel
yöntem geliştirmişler ve bir şey eğer öncülünden mantıksal olarak
dedektif bir akıl yürütmeyle çıkarılamıyorsa, bu şey doğru kabul
edilemez, kanıt gerektiren hipotezler listesine eklenir. Düzenin zekadan
çıkıp çıkmaması konusunda olduğu gibi.
Her şeyin bir sebebi varsa, ilk şeyin sebebi nedir? İlk
şey eğer evrenin ortaya çıkışıysa, onun da sebebi Tanrıdır şeklindeki
yaygın düşünce tarzı geçersiz bir mantık yürütmedir. Burada hemen akla
"Peki Tanrı'nın sebebi neydi?" sorusu gelir. Nitekim küçük çocuklar
genellikle sorarlar bu soruyu Tanrı konusunda. Zihinleri açıktır çünkü
henüz. Şartlanmamıştır. "Tanrı'nın sebebi yoktur" veya "Tanrı kendi
kendisinin sebebidir" açıklaması geçerli bir açıklamaysa, o zaman "Peki
evrenin sebebini niye merak ediyorsun?" sorusu akla gelir. Belki de
'Evrenin sebebi yoktur' veya 'Evren kendi kendisinin sebebidir?'. Eğer
evrenin sebebini merak etmek geçerli bir mantık yürütmeyse, Tanrı'nın
sebebini merak etmek niye geçerli değil? Onun da sebebi daha büyük bir
Tanrı, o Tanrı'nın da sebebi ondan büyük başka bir Tanrı dersem, bunun
sonu gelir mi? Eğer bir açıklama yapabilmek için bir yerde durulması
gerekiyorsa, o zaman nerede duracaklarına nasıl karar veriyorlar? Neden
evrenin sebebinde değil de, Tanrı'nın sebebinde duruyorlar?
Bilimin yöntemini yeteri kadar bilen ve özümleyen kişi
bunun sebebini anlamakta güçlük çekmez. Bilimde yeni bilgi bulmaktan çok
doğru bilgiyi yanlış bilgiden ayıklamak önemlidir. Bilim tarihinde en
çok çaba buna gitmiş ve en fazla zorluk bu konuda çekilmiştir.
Bu yüzden bilimin yöntemiyle ilgili kafa yoran bilim adamları bu
konularda önlemler alma gereği duymuşlar ve örneğin "yanlışlanabilirlik"
gibi kavramlar geliştirmişlerdir. Bir bilginin "yanlışlanabilir" olması,
yanlışsa yanlışlığının ortaya çıkarılabilir olması demektir. Örneğin
"Dışarıda yağmur yağıyor" yanlışlanabilir bir önermedir, çünkü eğer
yanlışsa, yani dışarıda yağmur yağmıyorsa, bunu anlamak için pencereden
bakmak yeterlidir. Fakat örneğin "Ölümden sonra hayat vardır" önermesi
yanlışlanabilir değildir. Çünkü eğer yanlışsa, bunu ortaya çıkarmak
mümkün değildir. Dolayısıyla bu bilimsel bir önerme değildir. Bugün
artık herhangi bir iddiayı bilimde bu ve buna benzer yöntemlerle test
edip, bilimsel olup olmadığına karar vermek mümkündür.
Dinlerin iddiaları arasında ise yanlışlanabilir olanlar çok azdır ve
onların da bir kısmı yanlışlanmıştır.
Din ile bilim arasındaki bir başka fark, dinde yargıların testten önce,
bilimde ise testten sonra, testin sonucuna göre verilmesidir. Dinde
doğrular baştan bellidir. Testin sonucu bu doğrulara göre yorumlanır.
Bilimde ise test, doğruya ulaşmak için kullanılır.
Dolayısıyla, bilim ile din arasında, yöntem açısından da çok önemli bir
fark vardır.
Günümüzde bilim denen uğraşın en öncelikli aktivitesi "bilgi üretimi"
değil, üretilen bilginin "testi" ve "doğrulanması"dır. Bir şeyi
kanıtlayamıyorsanız, size ne kadar doğruymuş gibi gelse de bu bilginin
bilimsel bir değeri yoktur.
Dinlerde de eksik olan nokta budur. Dinde çok fazla kabul yapmak
zorundadır insan. "İman" denen kavram, "kalp gözü" ya da "gönül gözü"
denen kavramlar, zaten bu " kanıtlamadan inanma" aktivitesinin başka
isimleridir. Dinlerin "dogmatik" olduğunu söylerken kastedilen de budur.
Bu yüzden İslam’ın veya herhangi bir dinin bilimle bağdaşması mümkün
değildir. Çünkü bilimle din, yöntem olarak birebirlerinin neredeyse
tamamen zıttı dır. Peygamber veya din adamlarının bilimi teşvik etmesi
bu gerçeği değiştirmez, onlar yalnızca meseleyi kavramadaki
yetersizlikleri yüzünden teorik olarak mümkün olmayacak bir şeyi
istemektedirler. Yani bilimle bağdaşmayan bir şeyden bilim üretmesini.
İnançlılar, ateizmin "Tanrı'nın varolmadığı" iddiasında
bulunduğunu düşündüklerinden, sıkça bu tür sorular sorarlar. Herhangi
bir şeyin, hele de Tanrı gibi varlığın, varolmadığının
kanıtlanamayacağını iddia ederler. Fakat kendileri günlük hayatlarında
pek çok şeyin varolmadığı varsayımı altında yaşarlar. Örneğin:
Noel baba var mıdır?
Masallardaki 7 başlı ejderha ve kaf dağının ardındaki dev var mıdır?
Ya da kanatlı at, veya anka kuşu?
Ya da Süpermen, batman?
Bu tür örnekler çoğaltılabilir. Öyle bazı olasılıklar akla gelebilir ki,
varolmaları ihtimaline karşılık büyük önlemler almak, hayatımızı ve
yaşam tarzımızı kökünden değiştirmek gerekir. Bunu kimse yapmadığına
göre, bir şeyin yok olduğu nasıl kanıtlanabilir sorusunu soran kişiler
de dahil olmak üzere herkes bazı şeylerin varolmadığı kabulü altında
yaşar.
Ya görünmez insanlar varsa ve beni izliyorlarsa deyip, yalnızken
soyunmamazlık etmez.
Ya atmosferi zehirleyen gazlar veya virüsler varsa deyip devamlı gaz
maskesiyle dolaşmaya kalkmaz.
Devamlı kendisini gizli servisten birilerinin takip ettiğine ve
yakaladıkları anda işkence edeceklerine inanıp, buna göre yolunu veya
bulunduğu yerleri sürekli değiştirmeye kalkmaz.
Bunları neden yapmaz? Çünkü bir şeyin varolmasının mümkün olması
varolduğu anlamına gelmediği gibi, varolduğunu kabul etmemiz veya farz
etmemiz anlamına da gelmez.
Her insan, ancak varlığına dair delil olan şeylerin varolma
ihtimallerini ciddiye alır. Varolduklarına dair delil olmayan şeyleri
ise yok kabul eder.
Bir şeyin varolmadığını kabul etmek için, varolmadığını kanıtlamak şart
değildir.
Tanımlanmış bir şey, evrenin henüz görmediğimiz bir
yerlerinde varolabilir ve tüm evreni taramadan bundan emin olamayız bazı
durumlarda. Fakat bu prensip "bir şeyin varolmadığı kanıtlanamaz"
önermesini kanıtlamak için kullanılamaz.
Sınırı çizili, gözlem altına alınabilecek bir yer ya da bölge için, o
bölgeyle alakalı olan tanımlanmış kavramların varolup varolmadığı
söylenebilir.
Dünya gezegeninde şehirden şehir’e uçup, zor durumda kalan insanlara
yardım eden bir "Süpermen" yoktur. Evrenin bir yerlerinde bir
Süpermen’in olma ihtimali yüzde sıfır olmamasına rağmen, bizim
ilgilendiğimiz anlamda bir Süpermen, (bizim hayatlarımıza karışan,
hayatımızın ve gezegenimizin bir parçası olan) yoktur.
Dolayısıyla, eğer uygun gerekçelerimiz varsa, en azından hayatlarımıza
karışan, ve kitap, peygamber gönderen bir Tanrı'nın varolmadığını teorik
olarak söylemek mümkündür.
Ayrıca, evrensel bazı prensipler olduğundan, örneğin mantık ilkeleri
gibi, bunlarla çelişen, örneğin tanımında bile paradokslar olan bir
varlığın da, evrenin tamamını dolaşmaya gerek kalmadan varolmayacağını
söyleyebiliriz.
Fakat bu iki kritere de uymayan, yani bazı evrensel ilkeleri çiğnemeyen
(bu yüzden de yokluğu "a apriori" olarak bilinemeyecek olan) veya
hayatımıza karışmamasına rağmen evrenin bir yerlerinde varolan bir Tanrı
fikrinin ise varolmadığı kanıtlanamaz.
Sonsuz güçlü olmayan, ezeli ve ebedi olmayan, fakat bu evrenin
varolmasından sorumlu, dünyaya da hiç karışmamış bir varlık olarak
tanımlıyorsanız Tanrı'yı, o zaman varolmadığı kanıtlanamaz.
Fakat bu tür kavramların bile, varolduklarını düşünmemiz için bir sebep
ortaya çıkana kadar yok kabul edilmeleri mantık gereğidir. Yoksa,
yukarıdaki soruda bahsettiğimiz paranoid düşüncelerle başa çıkamayız.
Yani kısacası, bazı şeylerin varolmadığını kanıtlamak mümkündür.
(Örneğin Süpermen ve dinlerin tanrısı). Tanrı eğer yaygın şekilde
anlaşılan biçimiyle tanımlanmaz, varolma ihtimalini açık bırakacak türde
bir tanımı yapılırsa, o zaman da böyle bir Tanrı'nın varolmadığı
gösterilemez, fakat varolmadığı kabul edilebilir. Çünkü bizimle hiçbir
bağlantısı olmayan, varolduğunu düşünmemiz için bize hiçbir işaret
vermemiş olan bir şeyin varolduğunu düşünmek için hiçbir sebep yoktur.
· Tasarlanmış olduğu açık olan bu evrene
bakıp da Tanrıya inanmamak çok mantıksız. Nasıl inanmayabiliyorsunuz?
İnançlılar, inanmak daha mantıklı olduğu için inanmaz. Böyle
olduğuna inanmak isterler, ama aslında ikna oldukları için değil, hatta mantıklı
buldukları için bile değil, sadece çevrelerindekiler inandığı için inanırlar.
İnanmanın en mantıklı çözüm olduğuna ikna etmişlerdir kendilerini, böylece
sorgulama zorunluluğundan da kurtulurlar. Görünüşte ikna edici birkaç söylemi
bellemişlerdir, ki bunlar genellikle doğanın altında bir denge, düzen ve zeka
olduğu ve başka türlü açıklanamayacağını iddia eden "teleolojik" argümanın şu ya
da bu formudur. Bu argüman için üretilmiş belli sayıda örneğin birkaçını ileri
sürer pek çok kişi. Fakat eğer bilgili bir ateistle tartışıyorlarsa, bu
argümanın aslında iddia ettikleri fikri kanıtlamada ne kadar çürük olduğunu
görmeleri uzun sürmez. Çünkü doğada düzen ve bilinçli tasarım olmadığına işaret
eden daha çok örnek vardır (Bkz. bu sitedeki "Doğa ve Tasarım" yazısı) ve
onların düzen ve bilinçli tasarıma işaret ettiğini düşündükleri gözlemleri başka
şekilde açıklamak her zaman mümkündür. Ayrıca, bir türlü göremedikleri bir başka
gerçek, evrenin arkasında bir zeka olduğu gösterilse bile, bunun nasıl bir zeka
olduğu bilinemeyeceğinden, göksel dinlerdeki Tanrı fikrinin
kanıtlanamayacağıdır.
· Her şey tesadüfle nasıl açıklanabilir?
Bilim hayatın tesadüf eseri olduğunu söylemez. Bilimin böyle
söylediğini düşünmek sadece inançlı kesimden bazı kişilerin saplantısıdır. Bu
saplantının da sorumlusu yaratılışçı fikirlerin propagandasını yapan kesimin
(Harun Yahya, vs.) yanıltıcı beyanlarıdır.
Hayat mevcut doğa yasalarının zorunlu bir sonucudur. Şartların uygun olduğu bir
ortamda, evrendeki mevcut fizik ve kimya yasaları hayata yol açacaktır.
Çeşitliliğin bu kadar fazla olduğu bir evrende ise buna uygun ortamlar şurada
veya burada mevcut olacaktır. Asıl soru, evren neden böyle yasalara sahiptir
sorusudur. (Yani bazı yerlerde hayatın oluşumuna yol açan yasalar). Bunun ise
cevabı verilemez. Çünkü kimsenin elinde bu sorunun cevabını vermeye yetecek
kadar veri yoktur. Verilebilecek tüm cevaplar spekülasyon olmaya mahkumdur.
Fakat spekülasyon da olsa, bir cevap vermeye kalkarsak, bunun bir olası cevabı,
yaşamın altında bir tür zeka arayan bir cevap olabilir elbette. Bu ihtimal dışı
değildir. Fakat gerek bu zekanın ne olduğu, neye benzediği, kaç tane olduğu, tek
mi, yoksa birden fazla mı, ya da büyük bir uygarlığın sahip olduğu kolektif zeka
mı olduğu, gerekse, özgür olup olmadığı, koşullara bağlı olup olmadığı, gücünün
neye yetip yetmeyeceği, fiziksel olup olmadığı, vs. gibi noktaların hiçbiri
bilinemez. Dolayısıyla, evrendeki hayatın arkasında zeka gören bir spekülasyon
bile, içerdiği neredeyse sonsuz sayıdaki olasılıklar ve değişik açıklama
imkanları yüzünden, bir açıklama veya "hipotez" sayılabilecek bir netlikten
yoksundur. Yani ortada, bırakın dinlerin yaratılışçılık açıklamasını, doğru
dürüst bir açıklama bile yoktur. Bir açıklama olsa, bu açıklamanın deney ve
gözlemle doğrulanabilecek bir şey olup olmadığına bakılır ve eğer bu koşullara
uyan bir açıklamaysa, bunun bir "hipotez" olduğunu söylerdik. Bu hipotezi
destekleyecek çeşitli deneysel ve gözlemsel kanıtlar bulduğumuz takdirde ise, bu
hipotez bir teori olurdu. Daha fazla delil buldukça da teori güçlenirdi. Fakat,
ortada bırakın teori veya hipotezi, hipotez olmaya aday bir açıklama bile
yoktur. Evrenin ardında bir zeka vardır demek o kadar bulanık ve netlikten
yoksun bir açıklamadır ki, hipotez olup olmadığını anlamak için dikkate alınması
gereken diğer koşulu incelememize gerek bile bırakmaz. (Yani açıklamanın somut
delillerle desteklenir olup olmadığını). Ortada bir hipotez değil, hipotez olma
netliğinden yoksun bir açıklama bile değil, fakat biraz çabayla bir açıklamaya
belki dönüştürülebilecek bir "fikir" vardır sadece. Evrenin altında zeka
olduğunu söylemek bundan ibarettir. Bir "fikir", ya da biraz çabayla bir
açıklamaya dönüşebilecek bir "bakış açısı"dır sadece. Öte yandan, ilk anda akla
gelen diğer alternatif, yani doğa yasalarının, mevcut olasılıksal imkanların
sonsuz çeşitliliği arasında, belli bazı durumlarda veya ortamlarda (örneğin
evrenimiz), hayata sebebiyet verebilecek yapıya sahip olmasının teorik olarak
mümkünlüğü, hem net bir açıklama, hem de somut verilerle desteklenebilecek bir
hipotezdir. Evrende, karşımızda açıkça evrenin oluşumundan ve bizi yaratmaktan
sorumlu bir şeyler görmediğimiz sürece, gördüklerimiz, sadece bomboş uzay ve
akla hayale gelmeyecek çeşitlilikte ve zenginlikte gök cisimleri olduğu sürece,
bu mantıksal verilerden çıkan sonuç, veya bu verilerin desteklediği sonuç, bu
bahsettiğimiz hipotezdir. Dolayısıyla bu hipotez, gözlem verileriyle bile bir
miktar desteklenmiş, bu yüzden belki aslında artık "teori" mertebesine yükselmiş
bir açıklama dahi kabul edilebilir. Diğer seçenek ile kıyaslandığında, bilimsel
bakış açısından, evrendeki zekaya sebep olan doğa yasalarının varlığından,
evrenin veya evrenlerin (ya da üst evrenlerin, varsalar) teorik çeşitliliği ve
imkansal zenginliğinin sorumlu olduğunu düşünmek, kesinlikle rakipsiz bir bakış
açısıdır.
Evren'in o derece hassas bir dengede olduğu doğru
değildir. Daha doğrusu, o dengeler, kendilerinin oluşması için bir ayar
yapıldığının göstergesi değildir. Herhangi bir süreç, mevcut doğa
yasalarına göre eninde sonunda belli bir denge durumu oluşturur.
Kuralları değiştirip, sistemi tekrar kendi haline bıraktığınızda, bu
sefer başka bir denge durumu oluşur. Yeni kurallara, yeni duruma göre.
Belli bir denge durumuna ve o duruma uygun olarak meydana gelmiş
oluşumlara bakarak, bunun altında tasarım aramak, meseleyi tersinden
görmektir. Burnumuz gözlük takmak için mi yaratılmıştır, yoksa
burnumuzun şekline göre gözlük diye bir şeyi biz mi icat ettik? Atomlar
bir arada kalabilsin ve bildiğimiz gerçeklik oluşabilsin diye mi Planck
sabiti o değerdedir, yoksa Planck sabiti o değerde olduğu için mi
atomlar bildiğimiz gibidir ve gerçeklik böyledir? Dünyada yaşam olsun
diye mi dünyanın güneşten uzaklığı bildiğimiz mesafededir, yoksa
dünyanın güneşten uzaklığı bildiğimiz mesafede olduğu için mi dünyada
yaşamın olması mümkün olmuştur? (Nitekim başka mesafelerde gezegenler
var ve onlarda yaşam yok). İnançlıların bu mantığı çok ilginç bir
kendini kandırma örneğidir. Meseleyi tepetaklak eder, tersinden
görürler. Fok balıklarının derilerinin altında o kadar kalın bir yağ
tabakası olmasını, üşümesinler diye öyle yaratılmalarına bağlayan bir
açıklamadır bu. Yaşadıkları fiziksel ortama evrimsel adaptasyon
yaptıkları için bu yapıya kavuştuklarını (çünkü başka türlü olanların o
ortamda barınamayıp öleceğini) görmez bu mantık. Aradaki uyuma bakıp,
sonuca göre sebep üretir. Komplo teorilerini üreten mantık da benzer bir
mantıktır. Şartlanmış zihinde, olayların böyle tersinden görülmesi çok
yaygın bir bakış açısıdır. Bunları destekleyen (desteklediği iddia
edilen) olasılık hesaplarını da yine önyargılı ve yanlı yaparlar. Gökten
düşen bir tek yağmur damlasının beni ıslatma olasılığı, sıfır denecek
kadar düşüktür. Eğer gökten düşecek her yağmur damlası için bu hesabı
tekrarlarsam, her damlanın beni ıslatma ihtimali sıfır çıkar. Tüm bu
olasılıkları toplayıp, bu damlaların beni ıslatma ihtimali sıfır olur
dersem, o zaman herhangi bir yağmurda ıslanma ihtimalimin hiç olmadığı
sonucu çıkar ortaya. Peki kim buna güvenerek sağanak yağan yağmurda
şemsiyesiz çıkar? Ve kim sağanak bir yağmurda ıslanmadan eve dönebilir?
Burada problem nerededir? Burada problem, olasılık hesabının yapılış
şeklindedir. DNA'nın oluşumu olsun, hayatın meydana çıkışı, vs. olsun,
olasılığının çok düşük olduğunu iddia ettikleri durumların çoğunda,
yaratılışçı kesim bu tür yanlışlar yaparlar hesaplarda.
Evrim kuramının, türlerin oluşması ve evrimini
rastlantıya bağladığı iddiası bir çarpıtmadan başka bir şey değildir.
Rastlantı, evrim kuramının bir ayrıntısıdır yalnızca. Evrim kuramı,
türlerin genetik malzemelerindeki rastlantısal mutasyonlardan yalnızca
türün değişen koşullara daha uygun olmasını sağlayanların kuşaktan
kuşağa aktarılabileceğini söyler. Evrim kuramının asıl temelini
oluşturan eleme mekanizması olan doğal seçilim ise rastlantısal değil,
zorunlu bir süreçtir. Doğal seçilim, acımasız bir düzenektir. Daha
avantajlı olanı bırakır, daha az avantajlı ya da zararlı olanı yok eder.
Canlılar dünyasında amansız bir rekabet, acımasız bir mücadele vardır.
Herhangi bir konuda daha iyi uyum sağlayan, (daha iyi gören, daha iyi
uçan, eşeyli türlerde karşı cinse daha çekici gelen...) bireyler hayatta
kalır, diğerleri ise yok olur gider. Bu süreçte vicdan, merhamet yoktur.
Böyle bir dünyayı bir yaratıcının yarattığını, tasarladığını söylemek
ise, o yaratıcının aynı zamanda merhametsiz, vicdansız, esirgemez ve
bağışlamaz bir varlık olduğunu söylemekle eşdeğerdir.
Rastlantısal mutasyonların çoğu bozucu ve dolayısıyla bireyin yaşamı
için zararlıdır. Bunlar oluştuğu anda gelecek kuşağa aktarılmaya fırsat
bulamadan yok olur. Bunlar arasından bireyin hayatta kalmasına en ufak
yararı olanlar ise, kuşaktan kuşağa aktarılarak birikir. Burada asıl
belirleyici olan, şöyle ya da böyle olabilecek mutasyonlar değil,
bunları eleyen koşullardır. Burada ise rastlantıya yer yoktur. Kural son
derece sadedir: uyum sağlayan kalır, diğerleri yok olur.
İnsanlar bundan sadece on beş bin yıl kadar önce kurtları
evcilleştirmeye başladı. Bunların yavrularından gözüne hoş gelenlerin,
kendi amacına uyanların birbiriyle çiftleşmesini sağlayarak bugüne kadar
yüzlerce köpek ırkını üretti. Aynı yolla, tavukları, koyunları, inekleri
yabani ırklardan geliştirdi. Doğadaki eciş bücüş, tatsız, küçük
meyveleri sebzeleri, bugünkü dolgun, tatlı, iri hallerine getirdi.
İnsanların kuşaktan kuşağa yaptığı bu eleme, yapay seçimdir. Doğal seçim
ise temelde yapay seçim gibi işler. Birkaç farkla: yapay seçilim
bilinçli ve kestirme eylemlerin sonucu olduğu için yüzyıllar, bin yıllar
mertebesinde sonuç verir. Doğal seçilim ise kör ve amaçsız bir süreçtir.
Sonucunu milyonlarca, yüz milyonlarca, milyarlarca yılda verir.
Tüm bunları göz ardı edip, temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp, "Evrim
türlerin rastlantıyla oluştuğunu iddia eder" demek, ya onulmaz bir
cahillik ya da demagojik bir çarpıtmadır.