![]() |
Prof. Dr. Ahmet İNAM
(Elektrik Mühendisliği Dergisi, 2005, sayı:425)
Teknoloji ile bütünleşmiş bilimin yeryüzündeki yaşama giderek egemenlik
kurduğu bir çağdayız. Çağdaş yaşamı, onu bir çok yönden etkileyen
teknoloji ve bilimi anlamadan anlayamayız.Teknoloji-bilim odağında gelişen
insan yaşamı, yine de sorunlarından, sıkıntılarından arınmış değil.
Savaşlar bitmek bilmiyor, terör dünyayı ayağa kaldırıyor. Açlık,
yoksulluk milyonlarca insanı acıya boğuyor. Doğa afetlerine karşı, sele, fırtınaya,
yangına, depreme, çevre kirliliğine karşı yetersizliğimiz sürüyor.
Mutsuzluk, haksızlık yeryüzünden kaldırılmış değil. Bilim ve
teknolojinin nimetlerinden yararlanan ülkelerin insanı bir anlam bunalımına
düşmüş durumda; yaşamın anlamını, neden yaşadığını sorguluyor. Mânevi
açıdan kendini yoksul hissediyor.
Oysa , belki de tarihin hiçbir döneminde bilimle teknoloji bu denli iç içe,
bu denli işbirliği içinde olmamıştı. Bilim artık deyim yerindeyse
"bilim-tek" olmuş durumda.(Sözcüğü bitişik yazmayı seçeceğim
yazının devamında..) Bilgisayarlar, geliştirilmiş teknolojik gereçler,
deney aygıtları olmaksızın , salt kağıt kalemle ya da düşüncelerimize
dayalı bilimsel araştırmalar yapmak, neredeyse olanaksız hale gelmiş
bulunuyor.
Teknolojinin tarihine baktığımızda , üretilen teknoloji ürünü araç
gerecin, bilimin yardımı olmaksızın, sınama yanılmalarla, usta çırak ilişkileriyle
kotarıldığını görüyoruz. Modern bilimin, matematiksel dil yardımıyla
geliştirdiği kuramların teknolojiye uygulamasının tarihi eski değildir.
Sanayi devrimiyle birlikte, mühendislik mesleğinin giderek gelişmesiyle tarih
sahnesine "mühendis" denen ilginç bir insan "tipi" çıktı.
"Makina yapan", üreten, çözen, çözümleyen, hesaplayan, onaran,
denetleyen, tasarlayan, planlayan, verim arttıran mühendis, bilimin bilimteke
dönüşümünün işaretini veriyordu. Farsça endaze (ölçü) Arapçalaşarak
hendese olmasının ardından , bizim kültürümüzde ölçen, düzenleyen,
insana mühendis denmeye başlanıyordu. Elbette mühendislik sorunlarıyla
"bilimsel" sorunlar arasında dikkat çekici farklar vardı.
Onsekizinci, ondokuzuncu hatta yirminci yüzyılın, laboratuarından çıktıktan
sonra evinin yolunu bulamayan, dalgın,"dünya işlerinin" uzağında
bilim insanı, yapacağı binanın, yolun, barajın, üreteceği makinanın
sorunlarıyla boğuşan mühendisten farklıydı.Yine de Rönesanstan bu yana
ortaya çıkan, Leonardo da Vinci ile yetkin örneğini bulan insanda, sanat,
bilim ve mühendislik bir araya gelmiş, bütünleşmişti. Edison gibi bir
mucitin kuramsal anlamda metalurji, akustik, mekanik bilgisi eksik olmasına karşın,
teknik becerileri, sezgileri çok gelişmişti. Elektromanyetik kuramdan
habersiz, termodinamik bilgisinden yoksun nice tamirci, hatta mucit aramızda yaşıyor.
Buna karşın bilimtek alanında derin bilgisi olan başarılı bilim insanları
ve mühendisler görüyoruz. Bilimde ve mühendislikte buluşlar yapıyorlar,
kuramlar ortaya atıyorlar.(Bu yazıda tıp da mühendislik içinde ele alınacak!)
Uygulama alanından başlayarak kuramsal alana doğru gittiğimizde karşımıza
çıkan "meslek" insanları aşağıdaki gibi sıralanabilir:
1.Zenaatkârlık. Zenaatkâr, kuramsal bilgi olamadan üretim , onarım ,
denetim yapabilen bir insandır. "Teknik beceri" diyebileceğimiz,
gelişmiş sezgilerle bütünleşen yetenek gerektiren zenaatkârlık
(craftmanship), teknolojinin tarihinde çok önemli bir yer tutar. Anlama,
yorumlama, açıklama, kuram oluşturma, kısaca Eski Yunan Felsefesinin deyimi
ile epistême ardındaki bilimden ayrı bir yol izler.Örneğin, Eski
Yunan toplumunda (klasik dönemi kastediyorum!) zenaatkârın, o zamanın bilim
insanı filozofa göre toplumsal konumu oldukça düşüktü. Savaşlarda, yaşanan
kimi felâketlerde ondan çözümler bulması istenebilirdi ama saygın bilge kişi
filozoftu.
Zenaatkâr, becerisini, teknik bilgisel donanımını usta-çırak ilişkisiyle
edinir.Çoğu kez, sözcüklere, kavramlara dökülmeyen, açık açık dile
getirilmeyen örtük bilgi (tacit knowledge) ile çalışır.Belki bu nedenle
Aristoteles, zennat bilgisini (epistêmê poiêtikê) "teorik
ve"pratik"(ahlak alanıyla ilgili) bilgilerden ayırmıştır.
(Metafizik 1025b ve devamı)
2.Teknisyen, zenaatkârdan bir adım daha kuramsal bilgiye yakındır.Beceri
bilgisini bir ölçüde, kuramsal bilgiyle birleştirebilmiştir.(Teknisyen
deyimi yerine "tekniker" de diyebilirdim!)
3.Mühendis, beceri ve kuramsal bilgi alanlarının örtüştüğü yerde
durur.Beceri bilgisi, kuramda olmayanı uygulamada çözmesini sağlar. Kuramsal
bilgisini beceri bilgisiyle sağlamlaştırabilir.İyi bir mühendisin bu iki
bilgi alanında da donanımlı olması gerekir.Mühendislik bilgisi beceri ve
kuramsal bilginin sentezidir. İkisinin toplamından ibaret değildir. Onların
toplamından fazla, kendine özgü bir bilgidir. Sorunları çözüm olanaklarıyla
görebilen, hangi bilgiyi nerede nasıl kullanacağını bilen; amacına varmak
için en uygun olanakları, en akılcı en ekonomik (işin ahlak boyutunu da düşünürsek,
ahlaka uygun) en verimli biçimde kullanabilen insandır."Mühendisce düşünmek",
"mühendisce bakmak", "mühendis gibi anlamak" deyimleri mühendise
özgü bir bilgi ve beceri alanının işaretlerini veren sözlerdir.
Tıp alanında çalışan hekimlerin de mühendis bilgisine yakın, benzer bilgi
ve becerileri vardır. Elbette, çok çeşitli mühendislik dallarında çalışan,
dolayısıyla sorunları, çözümleri farklı olan mühendisleri "mühendis"
kavramı altında toplarken, nasıl zorlanıyorsak, hekimliğin çeşitli dallarında
uğraş veren insanları da "hekim" başlığı altında bir araya
getirirken benzer sorunlar yaşıyoruz. Üstelik, hekimler (veteriner hekimleri
de katarsak) canlılarla uğraştıkları için konularını ele alışlarında,
hastalığa, hastalara yönelişlerinde, mühendislerden oldukça farklı sorun
öbekleriyle karşı karşıyadır.Yine de uygulama ve kuram arasındaki duruşlarıyla,
mühendislere yakındırlar.
Çağımız insanı, bilim insanı deyince, genellikle mühendislik ve tıp alanında
çalışanları anlıyor.Tıp alanında yapılan araştırmaları
"bilimsel" araştırma olarak görüyor. Bilgisayarlar, uzay araştırmaları
onun bilim anlayışını belirliyor.Belki bu da bilimin bilimteke dönüşümünün
bir göstergesidir.
4.Deneysel çalışan Bilim İnsanı, mühendisten farklı olarak bilimsel bir
varsayımın, bir kuramın, bir modelin sınanmasının ardındadır. Laboratuarında
değişik olanakları denemekte, dayandığı değişimi, düzeltmeye açık
kuramsal dayanakları ile araştırma yapmaktadır.Deneysel bilim insanı,
kendine özgü beceriler gerektiren deney yapabilme,deney düzeneğini oluşturabilme
becerisiyle, kuramsal çalışmaların yürütülmesi ve açılımları açısından
çok önemli katkıları olan biridir.
5.Kuramsal çalışmalar, matematiksel modelleme içindeki "teknik"
sorunlardan başlayarak, yeni modelleme önerileri, kullanılan kavramların aydınlatılması,
kullanılan kuram içindeki boşlukların varsa tutarsızlıkların giderilmesi
gibi sorunlara odaklanır. Kuramcı bu anlamıyla, bilimsel topluluk içinde
belli bir geçmişi olan sorunlarla boğuşur, kuramsal gediklerle baş etmeye
çabalar ya da kuramsal gedikler yakalar. Düşünce deneyleri (Gedanken
Experiment) yapar.
6.Kuram Temelcisi diye adlandırabileceğimiz düşünür bilim insanı,
kuramların temellerini araştırır, kuramların kuramını yapmaya çalışır.
Einstein, Newton, Heisenberg, Poincaré gibi büyük bilim insanlarının çalışmalarının
yanında, Kant, Hegel, Frege, Russell, Reinchenbach... gibi filozofların araştırmaları
da kuram temelciliğinin örnekleri arasında sayılabilir.
Aralarında insanın ye yüzündeki konumundan, varlık yapısından kaynaklanan
tarihsel ayrımlar olmasına karşın, çağımızda bir bilimtek haline
gelen bilim ve teknoloji, insan düşüncesini, algılama kalıplarını, sahip
olduğu değerleri, duygularını, yaşam biçimini derin biçimde etkiliyor.
Biri evreni, insanı anlamaya yönelik, birçok başarıları olan, kendi
kendini yenileyip, değiştirerek geliştirebilen; diğeri insan yaşamındaki
sorunları çözmeye yönelik, uzaklıkları kısaltıp, haberleşmeleri kolaylaştıran,
hastalıklara çare bulan bu iki insan etkinliği, nasıl oluyor da insanın yaşadığı
sıkıntılara, acılara devâ olmakta hâlâ yetersiz kalıyor? Çağımızda
insanın ulaştığı bilimtek aşamasında, bu yetersizliğinin ardında
ne vardır? İşte, çalışmamın odaklanacağı temel soru bu:Bilim ve
teknolojinin kendi arasında ve yaşamla olan temel ilişkilerinde anlaşılması
gereken insan varlığına ilişkin sorunlar nelerdir? Bilim ve teknolojiyi
anlayabilmek, insanın yeryüzündeki yaşamında olan etkisini aydınlatabilmek
için sormamız gereken sorular nedir? İnsanın bilim ve teknoloji ile zoru
nedir? Bu iki etkinliğin ya da birleşmiş halleriyle bilimtekin insan için
anlamı nedir?
OLANAK-DURUŞ -ANLAMA- EDİM BAĞINDA BİLİM VE TEKNOLOJİ
İnsanın olanaklar varlığı olduğu felsefî antropolojinin dikkat çekici
bir saptamasıdır.İnsan olanaklarını tanıdıkça, gerçekleştirdikçe,
"çoğalttıkça" insandır.Olanaklarını tüketerek yaşamak,
olabileceğini olarak var olmak insana yakışır. Bu yazı çerçevesinde
olanak, insanın bedeninde, düşüncesinde, duygusal, toplumsal ilişkilerinde,
içinde bulunduğu kültürel, doğal çevrede hazır bulunan, hazır
bulunabileceklerin gerçekleştirilmesinin dayanağıdır.Olanaklar Aristoteles
anlamında bir dünamis (potentia), bir gizilgüç (kuvve) değildir
yalnızca; onların keşfedilip gerçekleştirilmesiyle, insan yaşamı gelişip,
zenginleşir ama sınırlanır da. Doğanın hem bedenimize hem çevremize sunduğu
olanaklar, toplumun, tarihin, kültürün sağladıklarıyla bütünleştiğinde,
bizi yapabileceklerimiz ve yapamayacaklarımızla karşı karşıya bırakır.
Teknoloji ve bilimin ortaya çıkışı da, olanakların sağladığı koşulların
gerçekleşmesiyle ilgilidir. İnsan, belki evriminin ilk aşamalarında âlet
yapan (Homo Faber), âlet kullanan bir varlık olarak teknik becerisinin
ilk adımlarını atıyordu.Bu becerinin sayısız deneyimlerle bir bilgi
birikimi haline gelmesi "çok uzun" zaman almış olabilir.Doğanın
olumsuz koşullarından kendisini koruyup, diğer insanlarla aralarındaki
kavgadan sağlam çıkarak, beslenmesini, çoğalmasını sağlamanın, yerleşik
düzene geçmenin ardından,insan, kendindeki "bilim yapma" olanağını
geçekleşebilmiştir. İnsanın kendindeki teknolojiyi, bilimi yapma oluşturma
olanağını nasıl gerçekleşebilmiştir? "Belli bir birikim sonunda, koşulların
da uygun olmasıyla" yanıtı, eksik bir yanıt olacaktır. Gerçeklikteki
olanağın ortaya çıkabilmesi, insanın gerçeklik karşısında
"uygun" duruşuyla olur. Duruş, insanın bedeni,
duyguları, aklı, çevreyle ilişkisinin oluşturduğu bütünlükle ortaya çıkar.Salt
bir "bilinç akt"ı değildir.Tarih içinde insan, yeryüzünde,
kendisine, kendisiyle birlikte gerçekliğe öyle bir durdu ki ,
kendindeki teknoloji yapma, üretme olanağı etkin bir hâle geldi. Duruş,
fenomenologların "bilinç" anlayışıyla sınırlı değildir. Dörtlü
bir bütünlüğün, ortaklığı ile belirgin olur: Beden, duygu, akıl ve çevre!
İnsan yeryüzünde, kimbilir ne zaman, "teknik" duruşla durduğunda,
âlet yapma olanağını keşfetmiş oldu. Elbette olanakla duruş arasında döngüsel
bir ilişki vardır. Olanaklar, koşulları yaratır, koşullar duruşa izin
verir. Duruş olanağı, olanak duruşu etkiler. İnsanda, evrene karşı
"teknik" durma olanağı vardı. Duruş bu olanağın gerçekleşmesini
sağladı.
Duruş içinde olabilme, duruş geliştirebilme belli bir evrim sonucu gerçekleşti.Aşağıda
kısaca açıklamasına geçeceğim temel duruşları gerçekleştirmeden önce,
insan, hayvansal yapısı içine sıkışmış, salt hayatta kalıp, varlığını
sürdürebilme kaygılarını taşıyordu.
Duruşlar, karşımıza aldığımız gerçeklikle ilişkimizi belirler. Bu yazımda
yedi temel duruştan sözedeceğim. Böylece teknolojinin ve bilimin kökenleri
üstüne açıklık getirmiş olacabileceğimi umuyorum.Temel duruşların
saptanmasında, insanın ürettiği, üretmek için etkinlik içinde olduğu herşeyin
tarihinden, kültür tarihinden yararlandım.
Hayvansal davranışların aşılıp "insan" olunmasında,
"teknik" duruşun yeri çok önemli. Teknolojinin anlam kökeninde
de bulunan, bu duruşa, Eski Yunanda Poêtik duruş, Türkçemizde Yapım
duruşu diyebiliriz. Yapım duruşu, âlet yapabilmekle başladı, iletişimde
dilin kullanımıyla gelisti. Dünyaya yapım duruşuyla duran insan, üretmek,
ortaya koymak, ortaya konulanı düzeltmek , geliştirmek, onarmak, işletmek
ister.Yapım duruşu, çekirdeğinde kullanmayı barındıran bir duruştur.
("Dostlarına" yapım duruşuyla duran, değerlerine, hatta kendine
bile böyle "bakan" insanlar,çağımızda çoğunluğu oluşturmuyorlar
mı?) "Kullanma", kolayca yönetme, el altında tutma, çekip çevirme,
gücü elde tutma davranışlarına kayabilir. Bu da Yapım duruşunun,
politik duruşla ne denli iç içe olduğunu gösterir. Homo Faber, Homo
Politicus'un ikiz kardeşi olmuş, çoğunlukla tarih boyunca. Bu ikinci
temel duruşa Türkçe'de Etkinim duruşu diyorum. Etkili, etkin olma
duruşu anlamında. Etkinim, edilgen kalarak da sağlanabilir! (Örneğin
Gandhi!)
Bu aşamada duruş kavramını biraz daha açmak gerek.Bu kavram, kendi içinde
en azından dört bileşene sahip: 1.Bakış(Outlook), 2.Tavır,
3.Tutum,4.Zihniyet.
Bakış, duruşun eşiğidir. Bakarsınız, bakışınızı içselleştiremediğinizde,
beden duygu, akıl, çevre bütünlüğü kurulamadığında, "bakarsınız"
yalnızca. Bakışın içselleştirilmesi tavrı oluşturur. Tavır, henüz
edim haline gelmemiş, fiiliyata geçmemiş, ortaya çıkmamış, bilincine bir
açıdan varılmamış, duruştur. Tavrın, tutum haline gelmesiyle duruş
belirgin olur,bilinç kazanır, dış dünyaya yansır. Tavır
"gizli", "örtük" olabilir ama, tutum ortada olandır.
Ortada olan tutumun toplumsallaşıp, kültüre kazandırılması ile zihniyet
oluşur. Zihniyet, toplum içinde, tarih boyunca çerçeveler oluşturur. Bu zihniyet
çerçeveleri (Mentality Paradigms diyebiliriz, örneğin, İngilizce'de
buna) bireylerin duruşlarının sınırlarını oluşturur. O kültürde ya da
o toplumda olanak keşfinin ufkunu belirler.
İnsanın erken tarihinde zihniyet çerçeveleri yapım ve etkinim duruşlarını
içeriyordu, çoğunlukla! (İnsan duruşlarının tarihi yazılmadı daha!)
Duruşların oluşturduğu zihniyet çerçeveleri, yaşam biçimlerini
belirliyordu. Yapım, etkinim duruşlarıyla (Eski Yunanca'da stasis,
Almanca'da Einstellung, İngilizce'de stance sözcüğüyle karşılayabiliriz
"duruş"u!) Zihniyet çerçevesini oluşturan insan, güven
gereksinimini giderecek olanakları keşfe yarayan duruşu edinmek durumundaydı.
Bu duruşa inan duruşu diyorum. İnan, imân, itikad olarak karşılanabilir,
eski dilde. İnan duruşu (Eski Yunanca'ya hê stasis pistikôs olarak çevrilebilir!)
Bu üçüncü duruş, inanma, güvenme duruşudur. Bir açıdan dinin kaynağıdır.
İnan duruşunun gerçekleştirilemeyişi insanda büyük sorunlara yol açabilir.
İnan duruşunun ortaya çıkış biçimlerinden olan güven, insanın yeryüzünde
varoluşu için olmazsa olmaz bir gerekliliktir. (Bu savım için "Her Şeyin
Başı Güven" adlı yazıma bakılabilir:Sosyal Bilimlerde Güven, Editör
Ferda Erdem, Vadi Yayınları, Ankara, 2003, s.13-26)
Yapım, Etkinim, inan duruşları, uygun koşullar altında, insanlık
tarihini konumuz açısından etkileyen noetik duruşu ortaya çıkardı.İnsanın
gerçekliği anlayıp, kavramasına, kuram oluşturmasına olanak sağlayan bu
duruş, bilimsel düşünmenin,araştırmanın çekirdeğini de oluşturuyordu.Türkçe'de
bu duruşa düşünüm duruşu diyorum. İçine bir "seyir"
olarak "theoria"yı, hesaplamayı, ölçmeyi, deney ve gözlem yapmayı,
felsefece irdelemeyi de içine alıyor, bu düşünüm duruşu. Öyleyse,yapım,
etkinim, inan duruşlarının oluşturduğu zihniyet çerçeveleriyle etkileşim
içinde gelişti, düşünüm duruşu. Düşünüm, yaşam üzerineydi,
insan karakteri, eylemleri üstüne. Bir arada varolan insan, bir arada varoluşunun
sorunları üzerine düşündü. bir aradalığın zorunlu kıldığı duruşu,
davranışları, eylemleri gerçekleştirdi. Özellikle inan duruşu ile yakınlığı
içinde ehtik duruş oluştu. Ethik duruş, eylemleri, bu eylemlerin
dayandığı değerleri, değerlere kendini adamayı, saygıyı içeriyordu. Bu
duruş, örneğin Kant'ta inan boyutundan düşünüm boyutuna çekilmeye çalışıldı.("Pratik
Akıl" alanına!)
Altıncı duruş, insanın güzel karşısında, güzellikler karşısında duruşuydu:
Estetik duruş, güzele yönelmeye, güzeli anlatmaya yönelikti.Yaşanana, yapım,
etkinim, inan, düşünüm, ehtik duruşlarının dışında yaklaşan, onu
"sanat"la anlatmaya, anlamaya çabalayan duruştu. Anlatım
(ex-pression) öğesinin yoğunluğundan dolayı bu duruşa Türkçe'de anlatım
duruşu diyorum.Başlarda yapım duruşuyla çok yakındı. (Tekhnê,
hem sanat hem zanaattı.) Zamanla yapım duruşu, etkinim duruşunun
etkisiyle, insanı güç elde etme peşinde koşturdu. Anlatım duruşu, duruşlar
içindeçok az insanın gerçekleştirebildiği bir duruş oldu.
Bu altı duruşta, duruşla birlikte ya da duruş ardından gelen bir edim
(akt) söz konusudur. Oysa edimin değil de, edilimin olduğu duruşlar
da vardır! Bunlardan ikisi üzerinde duracağım. Evrenle birleşmek, evrende
yok olma duruşu, Doğu bilgeliğinde, mistik öğretilerde ortaya çıkıyor.
"Fenâfillah", "Nirvana"bu,birleşme, bir olma, yok olarak
var olmayı dile getiren iki kavram, örneğin. Yüce bir güçte eriyip, onunla
bütünleşme, "benliği" ortadan kaldırma duruşu, bizim kültürümüzde
tasavvuf ile yaşanıyor.
Edilim duruşlarından ikincisi, felsefeye özellikle Heidegger'le getirilen,
yine kökleri Doğu Bilgeliğine dayanan bir duruş. Bu edilim duruşuna biricikleşim
duruşu diyorum. Bu, öyle bir duruştur ki, önünde durduğumuz varlığın
"o oluşu", "nasılsa öyle oluşu" ortaya çıkar. Örneğin
bir çiçeğe öyle bir dururuz ki , çiçek duruşumuzla, çiçekliğini gerçekleştirir,
"çiçekler". Ağaca öyle bir biricikleşim duruşuyla dururuz ki ağaç,
ağaçlar. Sevgilim Ayşe'ye biricikleşim duruşum, Ayşe'yi , Ayşe
olarak ortaya koyar. Ayşe Ayşelenir. Bu duruş, Heidegger'in de haklı olarak
belirttiği gibi, bilimdeki düşünüm ya da yapım duruşundan çok
farklıdır. Bilim, örneğin ağacı incelemek için, ağaca "müdahale"
eder. Onu, laboratuara alır, üzerinde deneyler yapar. Bir anlamda onu
"kurcalar"! Oysa bir edilim duruşu olan biricikleşimde, karşımızda
biricik olarak duran, biricikliğiyle ortaya çıkar. Böyle bir duruş, gerçekleştirilebilir
mi? Örneğin kuvantum mekaniği bir açıdan yorumlandığında, ölçen, gözlemleyen,
deney yapan kişi, anlamak istediği nesneyi etkilemiş olamaz mı? Bu açıdan,
bakan, duran; baktığı, durduğu varlığı etkiler. Biz yokken orada
ölçtüğümüz "o" değildir artık; biz ölçmeye kalktığımızda,
bir yorumla, ona hangi duruş olursa olsun, belli bir duruşla yaklaştığımızda,
o "değişir". Diğer bir deyişle, ben Ayşe'nin yanındayken, Ayşe
hiçbir zaman Ayşeleyemeyecek, benim etkimle( bu etkilemeyi ne denli istemesem
de, önlemeye çabalasam da) bir farklı "Ayşe" olacaktır. Ayşe'nin
Ayşe olmasını sağlayacak duruş, sanki, duruşsuz bir duruştur ki bu da düşünüm
tavrıyla bakınca saçma görünüyor.
Bütün bunları, Teknolojinin ve bilimin çağımızda insan yaşamındaki
yerini sorgulamak için tartışıyorum.Yazımın sonlarında bu soruna yeniden
döneceğim.
İnsanın olanaklar karşısında duruşu, olanakların gerçekleşmesinde
anlam oluşturur. Örneğin bir çiçeğin karşısında herhangi bir
duruşumuz, o çiçeğe yönelttiğimiz ilk anlamı ortaya koyar. Duruşların
kendisi yaşadığımız dünyaya verdiğimiz anlamın, anlamların ilk basamağını
biçimlendirir.
Yapım ve düşünüm duruşları teknolojik ve bilimsel etkinliğin
temel duruşlarıdır. Bu duruşlarla ortaya çıkan ilk anlamların ardından,
yaşanan, yorumlanarak savlar, kuramlar hâline getirilerek düzenlenir. Bir
makine tamircisi, yapım duruşunun ardından, makineyi belli bir biçimde
anlamlandırır. Onu belli anlamlar bütünü içinde görür, düşünür.
Makinenin yapım, işletim kuramlarını bilen bir mühendisin anlam çerçevesi
ile mühendislik eğitimi almamış tamircinin anlam çerçevesi büyük
olasılıkla farklıdır. Ama duruş ardından gelen anlamlama, anlam verme
etkinliği olmadan insan yaşayamaz. Yalnızca yapım ve düşünüm
duruşlarının değil,diğer temel duruşların ardından da anlamlama
etkinliği gerçekleşir.
Anlamlama, anlam verme etkinliği sonunda bir edimle birleşir. Örneğin
bilimsel araştırma içinde bulunan biri, düşünüm duruşuyla yaklaşır
sorununa. Elbette bu duruşunu bütünleyen yapım, ethik , etkinim ...
duruşları da işin içine karışabilir. Bu duruş, onu araştırmaya bağlayan,
yıllar süren öğrenme sürencinin, çilesinin sonucunda geliştirdiği duruştur:
Bu duruşla yaklaşır ve varsayımlar, kuramlar, yasalar, açıklamalar, öngörüler,
öndeyiler (predictions), kısacası bir kavramlar düzeni içinde bakar
sorununa.İşte bu kavramlar düzeni duruş ardı anlamlardan,
anlamlamalardan oluşur. Anlamların büyük çoğunluğunu edinmiş, belki bir
bölümünü kendisi oluşturmuş olabilir. Bu duruş ve anlam aşamalarıyla
edime ulaşır, düşünür, bilgi üretir, etkinlikte bulunur. Anlam çerçevesi
bilinç içinde oluşur. Anlamlama çabası zihinsel bir çabadır.Bu çabanın
toplumsal, kuramsal, deneysel boyutları edimle ortaya çıkar. Örneğin,
bir bilim insanının bir arkadaşıyla bir sorunu tartışması, onun bir
edimidir. Bir bildiri, bir makale, konferans edim grubuna girer.
Duruş-anlam-edim bağı her zaman kurulamayabilir. Kuruluşunda beklenen
nitelikler bulunmayabilir. Örneğin, bilimsel araştırmanın gerektirdiği
duruşu edinememiş, anlam çerçevesi ezbere malumatla dolu bir akademisyenin
edimini (örneğin konferansını) düşünelim. Ne gereken duruşu ne anlam çerçevesini
gerçekleştirebilmiş biri, kör edimlerle (örneğin anlayamadığı konuları
"kurnaz"ca, zeka yardımıyla, çoktan seçmeli sınavlardan "başarıyla"
geçerek, biliyormuş izlenimi veren, belki de bu yolda diploma alabilen, duruş
ve anlam yoksunu düz, sahtekar edimciler!) kendisinden bekleneni veriyor
görünebilir. Düşünüm duruşu yoktur, yapım ve etkinim duruşuyla, gerekli
sınavlardan geçivermiştir. Eğitim, bu açıdan, özellikle duruş dönüşümüdür!
Duruş edinme, kazanma sürecidir. Anlam çerçevesi, bu duruşla bütünleşmiş
olarak ortaya çıkmalıdır.Bilimsel araştırma yapan bir insan, nasıl durur
sorunlarının önünde? Önceki bilgiler karşısında nasıl bir anlam çerçevesi
oluşturur kendine? Anlamlamalarla nasıl geliştirir çerçevesini? Bu çerçeveye
uygun edimlerle, duruşu arasında bütünlük var mıdır? Bütün bu sorular,
duruş, anlam, edim bağını sorgulayarak, insan etkinliği olarak bilimsel araştırmanın
doğasını anlamaya yönelik sorulardır. Edim olarak, "araştırma yapıyor"
görüntüsünün ardındaki anlam çerçevesini, anlamlama etkinliğini
bilmeden o kişinin bilimsel anlamda araştırıcı olup olmadığını söylemek
zordur. Sorununa bakışı, onun için gerekli donanıma sahip olup olmayışı,
araştırmasından "ne anladığı", anlam çerçevesinin düşünsel
derinliği onun araştırıcılığında önemli göstergelerdir. Bilimsel araştırma
salt edimlerden oluşmuyor, çünkü arkada gerçekleştirilmesi gereken bilim
insanlığı duruşu (önemli ölçüde düşünüm temel duruşundan oluşmakla
birlikte, yapım, inan, ehtik... duruşlarını da içerir...) onun niyetini, içtenliğini,
bilim sevgisini gösterir. Bilim insanı kimdir? Nasıl olmalıdır? sorularının
yanıtı duruşunda saklıdır. Tüccar ya da politikacı duruşuyla bilim yapılmaz.
Araştırdığınız konunun kuramsal, düşünsel,giderek ethik, estetik
boyutlarını fark edemeyen bir anlam çerçevesiyle oluşturacağınız bilim
insanlığı görünümünde de eksikler ve özürler olacaktır.
Teknolojinin planlayıcısı, yürütücüsü teknik insanın yapıp
ettiklerinin bu üçlü bağ açısından yorumlanmasında da
teknolojinin yaşamdaki yerini anlamada önemli ipuçları elde edebiliriz. Bu
üçlü bağa yaşam bağı diyebiliriz. Bu bağı yalnızca bireyler açısından
değil, toplumlar, kurumlar açısından da ele alabiliriz.Örneğin bir
teknolojik ürün tasarlayan mühendisin duruşunu, bu duruşunun içerdiği
duygularını, düşüncelerini, beklentilerini, anlam çerçevesini, bu tasarımdan
ne anladığını, bu anlayışının anlam çerçevesinin dayandığı düşünce
ve kültürel temelleri göz önüne alıp, ortaya konan ürünün ne gibi
edimlerle bu hâle geldiği sorusunun yanıtlarıyla birleştirerek yaşam bağını
sorgulayabiliriz.
Kurum olarak sorgulayabileceğimiz yaşam bağı için örneğin, uzay araştırmaları
yapan bir kurumu ele alalım. Nasıl bir duruşla yapmaktadır araştırmalarını?
Salt düşünüm, yapım duruşu, amacı, niyetiyle mi yoksa etkinim,
hele hele bir dogmanın yansıması olabilecek inan duruşuyla mı? Duruş,
beden, duygu, düşünce, çevre bütünlüğünü gerektiriyordu. Bu açıdan,
bu bütünlüğün gerektirdiği içtenlik, kendiliğindenlik duruşun içinde
yansır. Kurumlar söz konusu olunca da duruşlarındaki içtenlik
sorgulanabilir. Neyi, neden, kimin için, kime karşı, ne amaçla üretmiştir,
üretmekte, araştırmaktadır? Edimlerine, edimlerine bağlı anlam çerçevelerine
(ilkelerine, insanı, dünyayı, toplumu, kültürü nasıl gördüklerine)
bakarak duruşlarını belirgin kılabiliriz.
BİLİMTEKİN YAŞAM BAĞI ÇÖZÜMLEMESİ
Bilim teknoloji ilişkisinin, bu ilişkinin çağımız yaşamına etkilerinin
irdelenmesinde yaşam bağı adını verdiğim, bir üçlü kavram bütünlüğü
modelinden yola çıktım. Yaşam bağı, varlığın insana sunduğu olanaklardan
besleniyor. Böyle bakınca üçlü bağ, dördüncü bir öğeyle, olanakla
birleşiyor. O zaman, çözümlememiz şu soruyla başlayabilir: Bilim ve
teknoloji, bilimtek, bize ne gibi olanaklar sunuyor, ne gibi olanakları kapatıyor?
Dünyada varlığımızı sürdürmemizi sağlıyor: Onun yardımıyla
besleniyoruz, ulaşıyoruz, korunuyoruz, hastalıklarımıza çare arıyoruz,
haberleşiyoruz, öğreniyoruz, okuyoruz, anlıyoruz, kavrıyoruz, düşünüyoruz...
İnsanız dediğimizde, bilimtekle insanız diyoruz bir bakıma, yaşamı döndüren
çarka güç veriyor bilimtek. Onun sağladığı olanakla, olanaklarımızı
tanıyoruz.
Bilimtek gündemini belirleyemeyen, sunduğu bilgileri sonradan öğrenen, bizim
gibi ülkelerde, bilimtek çalışmaları için uygun duruşla,
olanaklardan yararlanma pek gerçekleşmiyor. Bilimsel, teknik kurumlarda çalışan,
işi bilimtek alanında üretim yapmak olan insanlar da bile, bu üretimi yaratıcı
biçimde gerçekleştirecek yapım, düşünüm duruşu yeterince oluşmuyor.
Bilimtekin sunduğu olanakları keşfedip, bunları etkinlik alanına geçirebilecek
"bilimsel duruş", bu duruşun içerdiği tavır,tutum, zihniyet gelişmiyor.
Toplumda böyle bir zihniyet olmayınca, bilimtek salt pragmacı, çıkarcı
bileşenleri çok fazla gelişmiş, yapım duruşuyla, etkinim duruşuyla karşılanıyor.
Bilimtekle olan ilgi bir çıkar ilişkisine, "dünyadan geri kalmayalım"
kaygısına dönüşüyor. Oysa, uygun duruş gerçekleştiremezsek, bilim ve
teknolojinin ruhunu kavrayamayız. Bu duruş ise bilimtek eğitiminde, usta çırak
ilişkileriyle aktarılabilir.
Bilimteke baktığımız anlam çerçevemiz, onun sunduğu olanakları
kavrayacak düzeyde değil! Aktarılan, arkasında duruş desteği
olmayan anlam çerçeveleri, dünyadaki bilimtek üretimine, etkinliğine katkımızı
zayıflatıyor. Anlam çerçevesinden çok, edime, sonuca odaklandığımız için
kuram, gereksiz, işe yaramaz bir öğe olarak görülüyor. Oysa, edimin, pratiğin
ardında bulunan çerçeve, kuramlar, ilkeler, yasalar, varoluşsal, metafizik
kaygılar, edimin geliştirilmesi, kendi sorunlarımız doğrultusunda dönüşümler
yapabilmemiz açısından önemli. Duruş geliştirmemiş, anlam çerçevesi çarpık,
sığ bir kültürün, bilimtekin olanaklarını, kendi gereksinimlerine uygun
olarak yeterince kullanması zorlaşıyor.
Bilimtek, insanın yaşadığı evreni, anlayıp kavrayarak, beklentilerini,
umutları doğrultusunda, hakça bir siyasal düzen içinde, toplumsal ilişkileriyle,
kendini gerçekleştirebilecek, ötekini ezmeyecek bir çevrede yaşaması
için olanaklar sunuyor. Bu olanakların okunması, gerçekleştirilmesi, insan
yaşamının olumsuz yanlarını ortadan kaldırmaya yönelik biçimde geliştirilmesi,
olanaklardan beslenen yaşam bağı ahlakının temel ilkeleri oluyor.
Edim yoğun bir yaşam içinde, insanların duruş ve anlam çerçevelerini
oluşturmalarında, duruş ve anlam çerçeveleriyle ilgili farkındalıklarında
büyük sorunları var. Duruş özürlü bir dünyada yaşıyoruz.
"Sonuca ulaş da nasıl ulaşırsan ulaş" anlayışı, sonucun
gerektirdiği duruşu yok saymamıza yol açıyor. Bu çıkarcı duruş, varılan
sonucun insan yaşamına etkisinde büyük sorunlar yaratıyor. Salt edimlere yönelik
bakış, bilim ve teknolojinin gözlemler, deneyler, hesaplamalar, tasarımlar
sonucu ortaya çıktığını öne süren görüş, insanların birbirine karşı
duruşlarında çarpıklıklar yaratıyor.Birbirlerini sürekli
denetleyen, gözetleyen, izleyen, kuşkucu, gergin, bıkkın, yılgın, korkak,
tedirgin insanların yaşadığı bir dünya oluşuyor. Bilimtek duruşu, yapım
ve düşünüm duruşlarından önemli ölçüde etkilenen duruş olmasına karşın,
diğer temel duruşlardan yeterince beslenemediği, bir ehtik, bir anlatım, bir
inan, bir edilim duruşlarının bileşenlerine yeterli ölçüde sahip olamadığı
için, insan bütünlüğünü zedeleyici, insanın yaşam ufkunu daraltıcı
bir yaşama yönlendiriyor onu. Bu duruşa sahip bilim insanları ve teknoloji
uzmanları, oluşturdukları ürünlerin (bilimsel modeller, kuramlar,
teknolojik aygıtlar...) giriştikleri etkinliklerin sonucunda, olanaklarının
bir bölümünü keşfedip , gerçekleştirirken,bir bölümünü de sınırlandırıp,
yitirebiliyorlar. Bilimtek, yalnızca "kazandırmıyor", eski yaşamlar
da sürekli dönüşümlerle yitiyor. Bilimtek insanının çağımızdaki duruşu,
yalnızca bilimtekten kaynaklanmıyor. Bilimtek, yoğun biçimde piyasayla,
ekonomik düzenle, siyasal yapıyla,ahlak yaşamıyla bağıntılı. Bilimtek çekirdeğinden
çıkan enerjiyle beslenen dünya yaşamı, bu enerji üzerinde etkili diğer
etkenlerden de etkileniyor. Etki, hem bilim insanı hem de sıradan insan üzerinde.
Özellikle sıradan insanın duruşu, kendisine eğitimle, medyayla, toplumsal
ve ekonomik yaşamla verilen, dayatılan anlam çerçevesinden dolayı, farkındalık
sınırının dışında kalıyor. Sıradan insan çoğunlukla gerçeklik karşısında
nasıl durduğunun ayırdında değil. Duruş zafiyeti geçirmektedir.
Duruş zafiyeti anlam yoksunluğuna yol açıyor: Çağımız insanı nasıl bir
dünyada neden yaşadığı konusunda bunalım yaşıyor; bu bunalımdan çıkmak
için dogmatik kaçışlar arıyor, inan duruşuna sığınmak istiyor,
ama duruş zafiyeti onun imânını da çıkarcı bir gözle yaşamaya götürüyor.
Dini bu dünya ve öbür dünya için bir "sigorta şirketi" gibi görüyor!
Dolayısıyla, insanın duruşu, olanaklarının açılmasını, keşfedilmesini
sağlamıyor. Anlam çerçevesinden ve edimden kopuk yaşanıyor.
Anlam çerçevesi ile ilişkisine baktığımızda, çağımız insanı, çerçevesinin
ayırdında değil. Elbette, bir çağın egemen anlam çerçevesi içinde yaşayanlar
bir açıdan o çerçevenin dışına çıkamadıkları için, kendi çerçevelerinin
ayırdına varamıyorlar.Çağımızdaki farkındalık eksikliği, salt sonuca,
salt edime yönelmiş, edim yoğun yaşamdan kaynaklanıyor. Bilimtekin yürümesi,
bu alanda çalışanların bilgileriyle ilişkilerinde, belli bir ihtiyat taşıması
ile sağlanıyor. Bilgileri , belgeye, belli bir dayanağa, kanıta dayandırıp,
ileride edinilecek bilgilerle değişmeye açık tutma tavrı, bilimtek uzmanlarının,
öğrencilerinin anlam çerçevesini biçimlendiriyor. Yazık ki, bilimtekin
bilgiye takındığı tavrın zıttı olan dogmatik inançlar, batıl inançlar
ortadan kaldırılabilmiş değil. Bilgi, bilimtekin piyasa ekonomisi ile yakın
ilişkisinden dolayı, bir güç, bir ekonomik değer olarak görülüyor. Bilgi
üreten güçler arasındaki yarışmadan dolayı bilgiler gizlenebiliyor.Alınıp,satılabiliyor.
Bir meta durumuna gelebiliyor. Bu durum, anlam çerçevesinin katılaşmasına,
bu çerçeve içinde yaşayan insanların eleştiri gücünü, özerkliğini,
kendi başlarına düşünebilme başarısını zayıflatıyor. Bu da, o kültürde
yaşayan insanların üzerlerine giydirilmiş elbiseler haline getiriyor anlam
çerçevelerini.
Nasıl oluyor da bir "ihtiyatlı" inceleme, hesaplama, denetleme, sınama
olan bilimtek etkinliği, insanlar üzerinde darlaştırıp, gerginleştirici,
onların özgürlüğünü, özerkliğini ortadan kaldırıcı etkiler yaratıyor?
Çünkü, insan zengin varolma olanaklarıyla beslenen, çeşitli duruşlar bütünlüğüne
sahip bir varlık.Kimi duruş biçimlerinin, anlam çerçevelerinin dayatılması,
bu çerçeveler, hakikat araştırıcılarının, eleştirel yoğunluk taşıyan,
açılmaya değişmeye, değiştirilmeye, eleştirilmeye açık çerçeveler de
olsa,sorunlar yaratıyor. Bilimtek duruşu, bu duruşla gelen çerçeve topluma,
buyurucu, yukarıdan bakan bir görüntüyle yansıyor.Ne denli popüler hale
getirilmeye çalışılsa da, bilimtekin anlam çerçevesi tam anlaşılamıyor,
toplumda yaşayan bireylerin çoğunun içselleştirebileceği biranlam
çerçevesi olamıyor.
Son olarak, bilimtekin yaşambağı çözümlemesinde edimle ilgili
sorunları ele alabiliriz. Edim yoğun bir kültürde yaşadığımızı söylemiştim.
Edimin sonuç almaya yönelik, çerçeve ve duruşla bağlar kuramayan bir özellik
taşıdığını belirtmiştim. Bilimtekin gündemini belirleyen, bu alanda
etkin olan kültürlerde bu bağı kurabilen kişiler, kurumlar olabilir. Bu bağın
bir biçimde kurulabilmesi de yeterli değil. Duruşların ve çerçevenin
(elbette anlam çerçevesini kastediyorum!) insan bütünlüğünü yok saymayan
özellikler taşıması gerek. Edim yoğun bir yaşamda, edimleri "meşru"
kılacak çerçeveler kolayca inşa edilebilir.Edimlerimizin ardında bulunduğunu
savladığımız anlam çerçevesi ile, bize "dıştan"
bakabilenlerin gördükleri çerçeve farklı olabilir. Kendimizin de yeterince
farkında olmadığı, salt edimlerimize uysun diye oluşturuverdiğimiz,
edimlerimize yapıştırıverdiğimiz çerçevelerle edim-çerçeve bağını
kurmuş olmuyoruz.Bu bağın "kendiliğindenliği", "içtenliği"
önemli.Burada duruşumuz, taklit edemeyeceğimiz, kendimizden saklayamayacağımız
içtenlik göstergesidir. Tüccar duruşu (yapım ve etkinim temel duruşlarının
bir bireşimidir!) ile bilimtek içindeysek, edimlerimizde, yaşayışımızda
bunu saklamamız çok zor olsa gerek.
Bilimsel ihtiyat, olgulara saygı, açık seçik bir anlatım, dikkatli ölçme
gibi anlam çerçevemizdeki temel ilkeler, edimlerimize çarpık biçimde yansıyor:
Pragmacı, işletmeci, çıkarları kollayıcı edimler bürüyor bilimteki.
Bilim, soyutlayarak, evrensel bir dille, evrensel yasaları arayan bir çerçevede
geliştiğinden, çerçeve yukarıda anlatmaya çabaladığım zenginleştirmeler
içine girmedikçe öteki yoğun, ötekine saygıya dayanan bir yaşama
zemin oluşturamıyor. Bilimin böyle bir görevi yok diyebilirsiniz. Oysa yaşam
içindir, farklı inançlarda, farklı geçmişlere, yaşam biçimlerine sahip
insanların birarda yaşayabilmeleri içindir. Öteki yoğun, birlikte yaşama
sorununa çözümler nasıl bir duruş ve anlam çerçevesine sahip bilimtekten
gelebilir?
Daha önce de, edilimin, özellikle biricikleşim adını verdiğim edilimin öneminden
söz etmiştim. Edim yoğun bir yaşamda edilim belki yeterince anlaşılmıyor.
Edilim, hele, olumsuz biçimleriyle, "boşvermişlik",
"tembellik", "sorumsuzluk", "pısırıklık",
"korkaklık" olarak anlaşıldığında, iyiden iyiye gözden düşüyor.
Oysa edimle biten, edimle son bulan duruşlar için de edilimin bazı biçimlerinden
öğreneceklerimiz var. Örneğin biricikleşim edililimi, belli bir duruş ve
anlam çerçevesinden kaynaklanır. Karşısında olduğumuz, doğrusu, karşı
karşıya bulunduğumuz gerçekliğe "uygun", onunla titreşim sağlayacak
bir duruşla durarak, "onun o oluşunun" ortaya çıkmasına olanak sağlayacak
bir hâl içinde olabilmektir edilim. Edilim duruşu, her duruş gibi
belli içselleştirmelerle gerçekleşir. Belki, edimsel bir duruştan farklı
olarak daha yoğun yaşanır. Edilim duruşuna hâl diyebiliriz.
Hâl, bilimtek duruşundan farklıdır. Bilimtek, varlığı çekip çevirecek,
etkileyecek, denetleyecek, kısaca ona müdahale edecek bir duruşa
sahiptir. Hâl duruşu ile evreni anlamak olanaklı mıdır? Gerçekten de örneğin
elimdeki kaleme kaleme uygun bir hal ile yaklaşabildiğimde, kalem, kendini
bana açabilir mi? Elbette mistik çağrışımları olan, ama öteki insanla
birlikte yaşama, birlikte varolma sorunu için ipuçları taşıyabilecek hâl
duruşu ve bu duruşun dayandığı çerçeveyle gerçekleştirilecek edilim,
bilimtek yoğunluklu bir yaşamın dar ufuklarını açabilecek bir olanak
olarak görünüyor. Sanatçıların, kimi düşünürlerin (Meister, Eckehart,
Kierkegaard, Heidegger...) dikkatini çekmekte olan, benim kendi yorumumla şimdilik
biricikleşim dediğim yaşambağı, yirmibirinci yüzyılın insanı için
önemli bir öneri gibi görünüyor. Bu önerinin Batılı insana sunulan, Doğu
Bilgeliği, Yoga, çeşitli "meditasyon" teknikleriyle hiç ilgili
olmadığını düşünüyorum.
Çevre sorunlarının çözümü için ileri sürülen yine Doğu kökenli
mistik "kurtuluş" reçeteleri de farklı bir yaşambağı,
olanak, duruş, anlam çerçevesi, edim (edilim) bağı olarak duruyor önümüzde.
SONUÇ
Çağımızdaki görünüşüyle bilimtekin kavramsal yapısını
anlatmaya çalıştığım bu yazıda, geliştirmeye çabaladığım yaşambağı
modeliyle, bilimtekin sorunlarını, çağdaş yaşam içindeki yerini
irdeledim.
2003, Eylül, Dikili