DEMOKRASİ NEDİR?

Demokrasi; eski Yunan'dan günümüze kadar gelmiş olan bir siyasal yönetim şeklidir. Fakat sadece bir siyasal yönetim şekli değil, bir yaşam tarzı, bir düşünce biçimi ve bir ahlak... İdeolojik bir bilinç olarak demokrasi, günümüzde bütün toplumlara egemen olmuş durumdadır. Artık bir siyasal talep olarak herkes demokrasiyi istemektedir. Aynı şekilde, demokratik olduğunu iddia etmeyen yönetim de yok gibidir. Gerek devletler, gerek yerel yönetimler ve gerekse de siyasal partiler sendikalar - dernekler gibi kitle kuruluşları hep demokratik ilkelere bağlı olarak faaliyet gösterdiklerini belirtmektedirler. Bu yönetimlere muhalefet edenler de, bazen yöneticileri suçlayacakları zaman, yönetimdekilerin antidemokratik uygulamalarda bulunduklarını ileri sürmektedirler. Tüm bunlar günümüzde adeta bir "sihirli kelime" haline gelmiş bulunan "demokrasi"nin anlamını araştırmayı zorunlu hale getirmektedir.
Demokrasi, Yunan'cadaki "Demos" (halk) ve "Kratos" (iktidar) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Ve "halkın iktidarı" anlamını taşımaktadır. Demokrasi, halkın kendi kendini yönetmesi ya da halk egemenliğine dayalı yönetim şekli olarak tanımlanmaktadır. Ama bu tanım olabildiğince belirsiz, muğlaktır. Demokrasinin anlamı konusunda yeterince aydınlatıcı değildir. Bu tanım, günümüzde demokratik olarak nitelenen ve birbirinden çok farklı uygulamalara sahip olan sistemleri ve ilkeleri değerlendirmek konusunda da yeterince açıklayıcı değildir.
Günümüzde birbirinden oldukça farklı, hatta bazen birbirine zıt uygulamalar demokratik olarak nitelendirilebilmektedir. Örneğin demokratik devletler federal veya merkezi olabilmektedir. Bazıları başkanlık sistemine bazıları da kabine sistemine sahiptirler. Parti sistemleri de çok değişiklik göstermektedir. İki parti sisteminden altı partiye kadar değişmektedir. Seçim sistemleri nispî temsil ve tercihli oydan, dar bölge salt çoğunluk sistemine kadar farklılaşabilmektedir. Ekonomik yapıları geniş bir kamu mülkiyeti, merkezi planlama ve yönetim, toplumsal hizmetler barındıran önemli ölçüde kamulaştırılmış bir ekonomik sistem olabildiği gibi, başıboş kapitalizmi daha büyük ölçüde barındıran ve özel girişime daha büyük bir alan tanıyan, piyasa ekonomisinin ilkelerinin geçerli olduğu bir ekonomik sistem de olabilmektedir. Kimi demokratlar bir özgürlük felsefesini savunurken, diğerleri "eşitlik" felsefesini ön plana çıkarabilmektedirler. Bazen demokrasi "bireycilik" ile bir tutulurken, bazen de kamu yararı veya azınlık haklarıyla bir tutulabilmektedir. Bu
örnekleri daha da uzatabilmek mümkündür. Burada vurgulanmak istenen şey; yukarıda örnekleri verilen ve daha da uzatılması mümkün olan tüm uygulamaları kapsayabilecek bir demokrasi tanımı yapmanın güçlüğüdür. O yüzden siyaset felsefecileri ve siyaset bilimciler demokrasiyi tanımlamaktan çok, demokrasinin unsurlarını ve demokratik değerlerin neler olduğunu belirlemeye çalışmaktadırlar.

DARBE VE MUHTIRA NEDİR?

Darbe ve muhtıranın birçok tanımı vardır. Darbe; hükümeti devirmek, yönetimi ele geçirmek amacıyla bir grup yönetici tarafından gerçekleştirilen eylemdir. Ayrıca bazı kaynaklarda bir ülkede zor kullanarak yönetimi devirme işi anlamına da gelmektedir.
Muhtıra bir kişi bir kurum veya bir grup tarafından başka bir kişi kurum veya gruba , bir şeyi hatırlatmak veya bir uyarıda bulunmak amacıyla gönderilen yazıdır.

DEMOKRASİ, YÖNETİM VE SİYASET

Demokrasi, toplumdaki farklılığı ve çeşitliliği, siyasi hayata aktarmaya imkan veren bir mekanizmadır. Demokrasi, sanıldığı gibi, her derde deva olan ve sorunlarımızı çözen bir sistem değil, sorunların tartışılmasına ve çözümüne yardımcı olan bir yöntemdir. Kamusal işlerin yürütülmesine ve problemlerin çözümüne ilişkin olarak oluşturulan yönetim mekanizmaları, serbest seçimlere, çeşitli siyasi partilere ve programlara dayalı ise demokratik ve çoğulcu bir nitelik taşıyor demektir.
Siyaset, toplumla ilgili bağlayıcı kararların alındığı ve yürütüldüğü süreçtir. Bu süreç kamusal bir şeyi/şeyleri değiştirmek ya da değiştirilmesine mani olmak biçiminde işler. Bu yönüyle siyaset, hem değiştirmeye, hem de muhafaza etmeye yönelik eylem ve düşünceleri birlikte barındırır. Bu eylem ve düşünceler, ister istemez çatışmayı, mücadeleyi, yarışmayı ve muhalefeti ortaya çıkarır. Muhalefetin, mücadelenin ve yarışmanın serbest ve meşru olduğu rejimlerde, siyaset vardır. Ve meşrudur. Siyasi partiler, siyasetin temel araçlarıdır. Siyasi partiler yoksa ya da hepsi birbirinin benzeri ise, siyaset de yoktur.
İdare, muhalefetsiz, münakaşasız ve çekişmesiz yönetim anlayışını ifade eder. Siyasi iktidarın uygulamaları konusunda kişi ya da kurumlara eleştirme ve muhalefet etme hakkı tanımaz. Meşru bir muhalefet kavramı, sistemde benimsenmiş ve yerleşmiş değildir. Muhalefet, çoğu zaman "asilik" ve "hainlik" ile suçlanır. Siyaset yapma hakkı, sadece merkezdeki dar bir kadroya tanınmıştır. Siyasi iktidar, kamu yararını, en iyi şekilde kendisinin
bildiğini ve kendisinin gerçekleştireceğini düşünür. Çoğulcu ve katılmacı olmayan bir "kamusal fayda" felsefesi egemendir. İdare kültürünün egemen olduğu rejimlerde siyasetin anlamı oldukça daraltılmıştır.
Türkiye, Tanzimat'tan beri "siyaset" ve "idare" arasında geliş-gidişlerin sıkıntısını yaşamaktadır. Sistem, resmiyette, siyaseti esas aldığı halde uygulamada "idare" politikası egemen olmuştur. Tanzimat döneminin mimarlarından olan Ali Paşa, Allah'ın Osmanlı toplumunun yönetimini beş-altı kişiye emanet ettiği düşüncesindeydi. Devlet işleriyle uğraşma ya da politika yapma hakkı dar bir kadronun tekeline verilmeliydi. Tek Parti Dönemi'ndeki uygulamalar, çok partili dönemdeki askeri darbeler ve demokratik hakları kısıtlayan düzenlemeler, idare kültürünün ve anlayışının hakim olduğunu gösteren örneklerdir.
Merkeziyetçi, bürokratik ve vesayetçi yönetim mekanizması, idare kültürünün temel dayanağıdır. Siyaset ile idare kültürünün arasındaki ilişkiyi daha iyi analiz edebilmek için, "merkez" ve "çevre" kavramları kullanılabilir.
Siyasi sistemimizde merkez kavramı, coğrafi bir anlamdan daha çok fonksiyonel bir içeriğe sahiptir. Merkezden kastımız ülkedeki hakim politikaları belirleyen kişi ve kurumlardır. Merkez içinde, bir kısım asker, bürokrat, politikacı, basın ve aydınlar yer almaktadır. Merkezin belirlediği politika siyasettir. Bu siyaset, iç ve dış olaylarla, sorunlarla, konularla ilgili genel çerçeve ve stratejileri içerir. Rejimin esaslarına ilişkin konularda belirleyicilik ve yönlendiricilik görevi merkeze aittir.
Çevre ise, hakim politikanın belirlenmesi "süreci" dışında tutulan kişi ve kurumları ifade eder. Çevre kavramı içinde, sivil toplum örgütleri, siyasi partilerin bir kısmı ve yerel yönetimler yer alır. Siyasi partiler, Merkeze yaklaştıkları ölçüde siyasi meşruiyet kazanırlar. Siyasi partilerin merkeze yaklaşma eğilimleri, onları bir tür "devlet partisi" haline getirir.
Merkez, çevrenin, yöre ve ülke siyasetine aktif olarak katılmasını istememektedir. Merkez kendini, milliyetçi, rejimin sahibi ve bekçisi. olarak görmekte, çevreyi ise, rejim açısından potansiyel bir tehlike ve bozgunculuk yapmakla suçlamaktadır. Çevre, hakim politikaların belirlenmesi sürecinde özne değil, nesne olarak görülmektedir. Bu anlamda siyasi partilerimizin misyonu, siyaset değil, siyasa yapmaktır. Başka bir ifadeyle siyasi partilere (tabii ki merkez dışındaki) "siyasa" yapma görevi verilmiştir. Siyasa yapma, genel olarak esasları belirlenmiş çerçeve içinde teknik konularla ilgilenmek, kısacası "particilik" yapmaktır. Toprak erozyonunu önlemek, orman yetiştirmek ve altyapı yapmak gibi konular, bir ülkede temel siyasi hedefler değildir. Bunlar, siyasi partiler olmadan da, kamu bürokrasisi tarafından gerçekleştirilebilecek hususlardır.
Ülkemizde yaklaşık yüz elli yıldan beri devam eden "merkeziyetçilik" ve "adem-i merkeziyetçilik" tartışması, merkezin, çevre karşısında duyduğu güvensizlikten kaynaklanmaktadır. Merkeziyetçilik, hakim politikaların belirlenmesi ve yürütülmesi sürecinde, çevreyi denetlemek yada dışlamakta kullanılan bir yöntemdir. Yönetimde merkeziyetin sebebi, teknik, ekonomik ve sosyal ihtiyaçlar değildir; daha çok siyasidir. Siyasi açıdan demokratik olarak izin verilirse siyasi partiler üzerine düşen görevleri yerine getirebilirler.
Siyasi partiler sağladıkları ve kaybettikleri toplumsal koalisyonlarla, popülizan bir çatışma ortamı yaratırken; Türkiye'nin siyasi hayatı ideolojik bir boşalmaya uğramış ve bu boşluk radikal söylemlerle doldurulmaya çalışılmıştır. Resmi devlet politikasının belirleyiciliği altında, partiler arasındaki gerçek ideolojik farklılıkların olmaması, hepsinin ayni tür insan malzemesine mahkum olması; siyasi partiler arasındaki mücadeleyi kaba bir iktidar savaşına dönüştürmüş ve popülizm tek belirgin siyaset anlayışı haline gelmiştir. İktidar alternatiflerinin arttığı, hiçbir partinin tek başına iktidara gelme şansının kalmadığı dönemlerde ise resmi görüşün çeşitli nüansları radikalize edilerek ideolojik bir pozisyon yaratıldığı sanılmıştır. Ancak bu durum, ülkeyi partiler sisteminin dışına taşan bir çatışma ortamına sürükleyerek askeri müdahalenin yolunu açmıştır. Bu müdahalelerin daha derinde yatan nedeni ise, devletçi/popülist sistemin popülizme fazla yanaştığı durumlarda, kendini devletin gerçek sahibi hisseden sivil ve asker bürokrasinin tepkisidir.
1950-80 aralığında Türkiye üç tane başarılı darbe görmüş ve her biri devletçi yapıyı güçlendirmek üzere kullanılmıştır. Buna karşılık devletçiliğin dozunu her müdahalede daha da artırdığını ve otoriter zihniyetin bizatihi bir taraf olarak belirginleştiğini öne sürmek mümkündür. Öte yandan 1960 müdahalesi devlet toplum ilişkisinde göreli bir açılıma ve özgürleşmeyi devletin iç kurumsal yapısında gerçekleştirmişti. Oysa sonraki müdahaleler devletin iç yapılanmasındaki otoriter trendin güçlendirilmesiyle yetinmemişler; devlet/toplum bağını da merkeziyetçi bir anlayış içinde yeniden tanımlamaya çalışmışlardır. 1961 anayasasının belki de en belirleyici özelliği ordunun siyasete girmesinin meşru kanalı olarak Milli Güvenlik Kurulunu oluşturmasıdır. 1971 müdahalesinden sonraki kararlar bu kurulun yetkilerini genişletmekle kalmamış; üniversitelerin özerkliği kaldırılmış, basın özgürlüğü sınırlanmış ve kurulan Devlet Güvenlik Mahkemeleri vasıtasıyla otoriter zihniyet kamu sahasını tanımlayıcı ve sınırlayıcı etkisini pekiştirmiştir. 1982 anayasası ise bu çizgiyi daha da ileri götürmüştür. Milli Güvenlik Kurulunun yetkilerinde bir genişleme daha olurken; sadece basın ve sendikal özgürlükler değil, kişilere ait tüm temel hak ve özgürlükler kısıtlanmış ve bu alan "ulusal çıkarlar" veya "ulusal güvenlik" mülahazalarının keyfiyetine terkedilmiştir
 

DEMOKRASİ VE HUKUK

Demokratik bir sistemin önemli bir özelliği de, bütün kişi ve kuruluşların hukuk kurallarına bağlı olması ve hukukun her şeyin ve herkesin üstünde olmasıdır. Bu özellik günümüzde "Hukuk Devleti" kavramıyla ifade edilmektedir. Hukuk devleti, polis devletine karşılık bir uygulamadır. Buradaki "polis" sözü zabıta anlamında değil Eski Yunan'daki Kent Devletinin ismi olan "Polis"ten gelmektedir. 17-18. Yüzyıllardaki, vatandaşlarının bütün işine karışmak ve haklarını kısıtlamak yetkisine sahip olan mutlak hükümdarlıklar için kullanılmıştır. Daha sonra, sınırsız yetkilerle donatılmış, devlet gücünün keyfiliğe kaydığı, vatandaşlarına hukuksal bir güven vermeyen, zorba rejimler için kullanılmaya başlanmıştır.
İşte hukuk devleti, polis devletindeki keyfi uygulamaların olmadığı bir devlettir. Hukuk devleti vatandaşlarına bir "hukuk güvenliği" sağlamıştır. Hukuk güvenliğinin sağlanabilmesi için ilk önce, temel hak ve özgürlüklerin Anayasal ve yasal bir güvenceye kavuşturulmuş olması gerekir. Bunun yanında yasaları çıkaran yasama organının da hukuksal kurallarla tahdit edilebilmesi ve denetlenebilmesi gerekir. Bunun amacı, yasama organının bu güçlü yetkisini keyfi bir şekilde kullanmasına engel olabilmektir. Bunu sağlayabilmek için de yasaların Anayasaya uygunluğu ilkesinin var olması ve bu uygunluğun bir yüksek mahkeme tarafından (Türkiye'de Anayasa Mahkemesi bu işlevi yerine getirir.) denetlenmesi gerekir. Ayrıca yasaların genel olması da bir diğer önemli koşuldur. Yasalar herkesi bağlayıcı olmalı, herkes için geçerli olmalı, hiç kimse yasalar önünde imtiyazlı olmamalıdır. Kısaca ifade etmek istersek "kanun önünde eşitlik prensibi" de geçerli olmalıdır.
Bir hukuk devletinde sadece yasamanın işlemleri değil, yürütme organının faaliyetleri de yasalarla belirlenmiş, tahdit edilmiş ve yasalara uygun olmalıdır. Devletin yürütme organı olan idarenin yasalara bağımlılığı, devletin bu gücü suistimal etmemesi açısından oldukça önem taşır. Bir hukuk devletinde idarenin bütün eylem ve işlemleri yargısal denetime tabi tutulur.
Son olarak; bir hukuk devletinde hukuka uygunluğu denetleyen yargı organlarının bağımsız olması gerekir. yargının, gerek devletin gerekse de kişilerin etkilerinden uzak bir şekilde adaleti tesis edebilmesi için mutlaka bağımsız olması lazımdır. İdareye bağımlı bir yargı organı, idarenin yapmış olduğu hukuk dışı uygulamaları meşrulaştırmaktan başka bir işe yarayamaz. Sadece hukuka bağlı bir yargı, ancak adalet dağıtabilir.

 

ANA SAYFA