KİMLİK SORUNUNDA
EVRENSELCİLİK-FARKÇILIK GERİLİMİNİ AŞMAK

Kimlik sorununa verdiğimiz cevaplar, daha genel bir düzlemde evrenselcilik ve farkçılık arasında yapağımız tercihlerle yakından ilişkilidir, insanın kendini, kendi gözünde ve diğerlerinin aynasında nasıl gördüğünü ifade eden kimlik, kendini sosyal bir çevrede tanımlama ve konumlamayı içerir. Dolayısıyla bu sorun insanın dünya görüşünü ve diğeriyle ilişkilerinin çerçevesini gündeme getirmektedir.

Diğeriyle ilişki, ister bireyler arası, isterse bireyin kendini ait saydığı grup veya gruplar ile diğer grupların ilişkisi tarzında olsun, daima kendini ya farklılaştırma ya da benzer kılma yönünde şekillenmektedir. Diğer insanlarla ilişkimiz, çeşitli terimlerle ortaya konup tartışılabilir. Yani evrenselcilik-farkçılık tartışması, esas olarak, insanların, gruplar (bireyler arasındaki veya kabile, etnik grup, halk, ulus, vs.) arasındaki türlülük olgusu karşısındaki tavırlarının tartışılmasına indirgenebilir: Bu türlülük karşısında belirli tavırları olumlu, diğer bazılarını ise olumsuz olarak nitelendiririz. Bu nitelemelerin önemli bir kısmı, insanlığın kültürel, tarihsel ve politik bagajında önemli bir yer tutan ırkçılıkla ilgilidir.

Genelde ırkçılık (rasizm) ortalama insanın kafasında belirli düşünce içeriklerine göndermekle birlikte, araştırmalar, ırkçılık kavramının, sınırlandırılmış ve belirgin bir objesi olmadığını göstermektedir. Irkçılık kendini birbirinden çok farklı biçimlerde ortaya koyduğundan karmaşık bir düşünce yumağı gibi görünmektedir. Tüm, etik değerlere, ve vasal düzenlemelere rağmen, günümüzde de varlığını sürdürmektedir. Yeni ırkçılık, hem ırk kavramından, hem de bilimci iddialarından gerektiğinde vazgeçerek veya öyle görünerek sosyo-kültürel bir düzlemde gelişme­sini sürdürebilmektedir. Yeni ırkçı akımlarda ırk vokabülerinden kültür vokabülerine geçiş ve buna bağlı olarak, ırkın saflığı yerine kültürel kimliğin ikame edilmesi; eşitsizlikten farka kayma ya da aşağı ırklardan nefretten melezleşme fobisine geçme; açık dışlayıcılıktan vazgeçerek sem­bolik ırkçılığın ifadesi yeni söylemlere yönelme gibi olgular nedeniyle karmaşıklık daha da artmaktadır.

Üstelik ırkçılığa ilişkin anlayışlarımız, dünyanın çeşitli köşelerindeki mücadeleler konusundaki tavırlarımıza göre değişmektedir. Örneğin Güney Afrika Birşiği ve apartheid rejimleri sözkonusu olduğunda, ırkçılığı dışlayıcılık, ayrımcılık olarak görüyoruz. Avrupa'daki göçmen işçilere yönelik ayrımcılık ve ABD'deki zenci-beyaz ayrımı konusunda da benzer bir görüş taşıyoruz. Tüm bu olaylarda mağdur durumda olan gruplar, eşitlik talebiyle ortaya çıkıyor. Irkçılığa bu bakış tarzı, entellektüel çevrelerde daha yaygın görünüyor. Bu bakış tarzında ırkçılık, güçlü olanın azınlık gruplara karşı olumsuz yargılarını ve davranışlarını kapsıyor. Emperyalizm ve kolonileştirme bağlamında ise ırkçılık, bir tür evrenselcilik olarak beliriyor. Ülkemizde de ırkçılık, "şöven Türk milliyetçiliği" tarzı nitelemelerde genelde dışlayıcılık anlamında gündeme geliyor. "Türk Ergenekonu" kurgulandığında veya buna karşı başka ergenekonlar konduğunda, ırkçılık farkçılığa kaymakta ve tartışmanın terimleri belirsizleşmektedir. Yine aynı şekilde ırkçılığa karşı eleştirilerde de, eşitlik talebi ile farklılık talebi arasında gidip gelmeler görülmektedir. Sadece bize özgü olmayan bu anlam belirsizlikleri, kollektif kimliğe ilişkin tartışmaları bir çıkmaza sokmakta ve düşünsel karmaşayı artırmaktadır.

Irkçılığın Çifte Yüzü
 


Irkçılık, insan davranışlarında vücut bulan, önyargı veya söylemlerle taşınan bir ideolojidir;  değişken bir takım temel çekirdekleri olan bu  ideoloji bir dizi zihinsel eylem veya pozisyonlar halinde betimlenebilir ve farkçılık ile evrenselcilik arasında değişik noktalarda odaklaşabilir. Taguieff (1987,1993), bu tür bir perspektiften yola çıkarak evrenselcilik ve farkçılık ile ırkçılık ilişkilerini ustalıklı bir şekilde analiz etmiştir. Bu yazıda, kimlik sorunsalı bakımından önem taşıyan bu analizi özetleyerek Türkiye Günlüğü'nün geçen sayısında yayınlanan görüşlerimin arka zeminini kısmen yansıtmaya çalışacağım.

Taguieffe göre "ırkçılık nedir?" sorusu, iki temel çelişkili, hatta karşıt teorik cevaba sahiptir. Çeşitli metinlerde, akımlarda, kişilerde konuya ilişkin düşüncelerin bir tür ideal tiplemesi yapıldığında, birbirine indirgenemez iki ideal tip elde edilir. Rasizm denen şey, ya bir grup kimliğinin (grubun varlığının veya değerlerinin) kökten inkarıdır ya da bir grup kimliğinin koşulsuz mutlaklaştırılmasıdır.

Irkçılığı, kimliğin inkarı olarak alan birinci bakış açısına göre ırkçılık evrenselciliktir, komünoteye aidiyete göre tanımlanan kollektif kimlikleri toptan nötralize etmeye, değersizleştirilmeye veya yok etmeye dayanır; bu mutlak komünote düşmanlığı, ya kollektif kimliklerin inkarında, tüm insanların eşitliği adına onları silme iradesinde ya da onları hedef alan bir nefrette kendini açığa vurur. Irkçı düşünce, kimlikleri ve farklılıkları "öldürme sistemi" olarak halkların özgüllüğünü meydana getiren şeyi aşındırır, onları biricik normatif bir modele uydurmak, insanlığı tek biçimli kılmak eğiliminde görülür ve dolayısıyla, homojenlik ve benzerlik değerlerini yüceltir. Irkçılık, bir melezlik fobisi, farkın reddi olarak anlaşıldığında bunun karşısındaki eleştiriler, farklılık hakkına koşulsuz saygı duymayı, en azından insanlar arası grupsal veya bireysel farklılıklara hoşgörüyle yaklaşmayı öne çıkarır; ancak gerçekte birey değil, komünote önemlidir ve farkların (anti-rasist) yüceltilmesi, sadece gruplar arası farklarla sınırlıdır; özel aidiyetleri olmayan birey, bir soyutlama gibi görülür.

Bu farkçı anti-rasizm, kültürler veya halklar arası her türlü evrensel değer ölçeğini reddeder, benzememe hakkını savunur: etnosantrizmi her kültürün kendi kaderini savunma ve koruma tarzı olarak meşrulaştırmaya çalışır; bu amaçla kollektif bir tarih, bellek icat etmeye yönelir, kollektif kök salmayı ve gelenekleri yüceltir, Bu anti-rasizm kozmopolitime, evrenselciliğe, enternasyonalizme, küreselciliğe karşıdır, insani dünyanın hangi şekilde olursa olsun evrensel tarzda yasalaştırılmasını reddeder, evrenselciliğin, kökenlerin unutulmasına ve dünyanın zenginliğini oluşturan kültürel farklılıkların silinmesine dayandığını varsayar. Bu perspektifte insan özgürlüğü, ne bağımsızlık, ne de özerkliktir, kollektif bir topluluğa (cemaat veya komünote) aidiyetin tanınmasıdır, Özgürlük, olduğumuz şeyin kabulüdür. İnsan herşeyden önce bir mirasçıdır ve doğum, insanın üstlenmesi gereken bir kaderdir. Sürekliliğin ve kimliğin değerleri, ait olmak, sebat etmek, saygı duymak ve nakletmektir. Birey, ona değerini veren kendi kökünün ve aidiyetlerinin sürekliliğinden koparılırsa, fakir bir soyutlamadan ibaret kalır. "Temsilci" olma değerini yitirir.

İkinci ırkçılık anlayışına göre, ırkçılık farkçılıktır. Bu farkçı ırkçılık bazı boyutlarda kendini gösterir. Evrenselin reddi, bireylerin sabit kategorileştirilmesi, kollektif farkları mutlaklaştırılması, farklılıkların mutlaklaştırılması (arkların evrensel bir değerler ölçeği üstüne yansıtılıp eşitsizlikçi yorumu.

Evrenselin reddi çeşitli söylemlerde, insan türünün birliğinin reddedilmesi şeklinde gözlenmekledir. Burada farkçı pozisyon, ırksal, etnik, kültürel veya ulusal nitelikli kollektif kimliklerin somut halini savunmak ve bunların çoğulluğunun indirgenemez olduğuna inanmak, yani emprik gerçeklikte olanın yanında yer almak her türlü kurguya, soyut olana, evrensel etiğin içerdiği soyutlamalara, kısacası modem ideolojiye karşı çıkmaktır.

Evrenselcilik tüm insanların aidiyetlerinin ve kimliklerinin (mirasları, gelenekleri, zihinsel biçimleri) ötesinde özgürleşmesini savunur. Oysa neo-barok akımlardaki anti-evrenselcilik, farkın, çoğulun, tekilliklerin kutsamasını ve dolayısıyla evrenselciliğin "birleştirici mitos"unun terk edilmesini içerir. Evrensellik ufkunun reddi, insan haklarını yararsız, hatta zararlı kurgular olarak görmeye götürür. Zira insan haklarına ilişkin tüm deklarasyonlar evrenseldir.

Bireylerin sabit bir şekilde kategorizasyonu bireyselliği silen bir işlemdir; burada bireyler, bir yandan bir takım sabit insani sınıflara yerleştirilmekte, öte yandan kökensel ve sabit olduğu varsayılan aidiyet kategorilerinin herhangi bir temsilcisi olarak görünmektedir. Birinci durumda, bireyin kollektif bütünler içinde eritilerek yok edilmesi, gerçekliğinin silinmesi söz konusudur, ikinci durumda ise kollektif kimliğin bir birey gibi tasarlanması, yani kollektif olanın bireyselleştirilmesi söz konusudur. Buradaki ırkçılık, modern bireyciliğe karşı holistik bir tepki gibi tanımlanabilir. Ama bu tepki, bireyselin anlaşılmasına özgü şemalar ödünç alınarak ifade edilir. Bireyin niteliklerinin kollektif düzeye aktarılması mekanizması, ırk teorilerine özgü değildir; Husserl'in dediği gibi "komünote ruhu, halk iradesi ideal amaçlar ve ulusların politikaları konusunda hoşumuza giden tüm söylemler, sadece romantizm ve mitolojidir; hepsi de, bireyin kişisel dünyasında anlamı olan kavramların analojik yoldan aktarılmasına dayanırlar".

Kolektif farkların mutlaklaştırılması aidiyet kategorileri arasında mutlak bir fark olduğu postülasına dayanır. Ancak "ırklar" veya "kültürler" arası farklar mutlaklaştırıldığında, bu, bir fark olmaktan çıkar ve iki terim karşılaştırılamaz bir nitelik kazanır; buna bağlı olarak belirli bir ırkın mensupları bir başkasına asimde edilemez. Sonsuz nedenlerden dolayı farklılaşan insan tipleri, birbirine indirgenemez ve birbiri ile karşılaştırılamaz olduğundan ne olgu, ne de halk olarak aralarında iletişim olamaz. Irkçılık bu noktada kozmopolitizme, küreselleşmeye, kültürel melezliğe, yani tekil ve kapalı komünoteleri ve bunların kimliklerini yıkan her türlü süreç ve ideale karşıdır.

Mutlaklaştırılmış kollektif kimlikler arası farkların doğallaştınlması, farkçı ırkçılığın bir diğer boyutudur. Bu işlem tarihsel olarak önce biyolojikleştirme yolu ile yapılmış ve kültürelmesafeler ile ulusal sınırlar aşılamaz kılınmıştır. XIX. yüzyılın ikinci yansında genetik determinizm, bu görevi devralmış ve nihayet XX. yüzyılın ilk yarısında Boas etrafında örgütlenen Amerika etnoloji ekolünde kültürel görecelilik ideolojisinin etkisiyle kollektif fark ve kimliklerin kültüralist doğallaştırılması ön plana çıkmıştır. Kısacası, burada ırkçılık, biyolojikleştirici veya kültüralist nitelikli bir doğallaştırmaya gitmektedir.

Farkların eşitsizlikçi yorumu yani "ırklar" veya "kültürler" arasında "ezeli" ve aşılmaz farkların ve eşitsizliğin olduğu yönündeki ırkçılık anlayışı, paradoksal olarak, ırkçılığa evrenselliği sokar; çünkü, "kollektif kimlikler"in ortak bir ölçek üstünde yerleştirilebilmesi için karşılaştırılmaları gerekir. Eşitsizlikçi yorum, farkları evrensel bir ölçek üzerinde mertebelendirerek farkçı ideolojiyi düzeltmeye çalışır; bu ırkçılığın mantığı, emperyalist/kolonici sömürüde ve aşağı halkları eğitme projesinde somutlaşır. Oysa melezleşme fobisinin yönlendirdiği ve özgül kimliğin korunması üzerine odaklaşmış farkçı ırkçılığın mantığı, ya apardheid'in politikası ve etiği olarak, ya da insanlığın kurtarılamaz "artık"larının toptan yok edilmesi programı olarak gelişir."

"Farklılık Hakkı"nın mantıkları

Irkçılık, ikili bir mantığa göre işlemektedir; eşitsizlikçi ve farkçı mantıklar. Bunlardan eşitsizlikçi olanı dışlamaya yöneliktir, ise ilişkiyi koparıcı, ayırıcıdır; ezmekten ziyade ayırmaktan yanadır. Irkçılığın bu iki boyutluluğu, pek çok yazarın ortak gözlemidir, örneğin Finkielkraut'a göre ırkçılık aynı bir ad altında, farklı şeyleri birleştirir. Birincisi, aynı bir değerler ölçeği üzerinde, tüm ulusları birleştirir; ikincisi varoluş tarzlarının emsalsizliğini, karşılaştırılamazlığını savunur; birincisi zihniyetleri mertebelendirir, ikincisi ise insan türünün birliğini zerrelere bölüp parçalar; birincisi tüm farklılıkları aşağılığa dönüştürür, çevirir, ikincisi farkların aşılamaz, dönüştürülemez, mutlak niteliğini vurgular; birincisi sınıflandırır, ikincisi ayırır; birincisine göre, örneğin Türk olunamaz, ikincisine göre ise insan olunamaz; birincisi uygarlığın tek olduğu, ikincisi ise etnik grupların çok ve karşılaştırılamaz oldukları iddiasını taşır. Birinci anlayış sömürgecilikte, ikincisi ise Hitlercilikte zirvesine ulaşır. Sıradan anti-rasizmin savunduğu farklılık hakkı, daha yakından irdelendiğinde bazı sorunlar içerir. Farklılık hakkında, farklılığa saygı göstermek, şu veya bu şekilde farklı olan veya algılananı iyi gözle görmek, Diğeri'ni Diğeri olarak tanımak gereği vurgulanmaktadır. Oysa Diğerinin tanınması, Dumont'tun işaret ettiği gibi, iki apayrı anlama gelir. Birincisi, eşit haklar elde edilmesine odaklaşmış talepler bütünü, yani şansların eşitliği veya eşit muamele talebidir. Burada ilk bakışta teorik bir sorun olmamakla birlikte, bir paradoksa düşülür. Farklıların eşit muamele görmesi gereği nedeniyle "farklılık hakkı", farkın bir bakıma zayıflatılmasını, eşitlikçi gereğe tabi kılınmasını içerir; hatta uzun vadede ayırt edici niteliklerin silinmesini ve farkın ilk adımdaki yüceltilmesinden vazgeçmeyi gerektirir. Bir başka deyişle, eşitlikçi mantık, kimlikçi mantıkla birleştiğinde, farkın yüceltilmesi bir sonraki aşamada benzerliğin yüceltilmesine dönüşür.

Diğeri'nin tanınması talebinin ikinci anlamı, Diğerinin Diğeri olarak tanınması, Diğerinin salt farklılığında yüceltilmesidir. Burada kategorik gerek şu olacaktır; "Diğerini, o olarak, yani onu hiyerarşik bir ölçek üstüne koymadan değerlendir''. Bu antirasist hümanist çevrelerde yaygın bir etik idealdir. Ancak bir soru var. Diğerinin her türlü hiyerarşik değerlendirme dışında diğeri olarak tanınması mümkün müdür? Hatta, herhangi bir değer ölçeği varsaymaksızın farklılığın değeri iddia edilebilir mi? Değerleri mertebelendirmeden değer yargısında bulunmak mümküm müdür? Taguieff’e göre bunun cevabı basittir,ama bizim hayati illüzyonlarımızdan bazılarını yıkar. Eğer tanıma, değerlendirmek veya bütünleştirmekten başka bir anlam taşımıyorsa ve eğer değerlendirmek ayni zamanda değerlerin mertebelendirilmesini ve ayırdedilmesini içeriyorsa, bu durumda Diğeri'nin tanınması, ancak ve ancak hiyerarşik olabilir. Öyleyse sıradan anti-rasist, imkansızlık ve çelişki içeren bir postülaya sarılır; hem eşitliği, hem de tanınmayı istemek. Dumont'un dediği gibi "Farkın avukatları, fark için aynı anda hem eşitliği, hem de tanınmayı istiyorlarsa, imkansızı istiyorlar demektir". Bu, Taguieff’in deyişiyle, ABD'de kölelikten ırkçılığa geçişi belirten "Ayrı, fakat eşit" sloganını düşündürmektedir. (Bu nokta, ortakölçülemezlik kavramı çerçevesinde Rawis ve Maclntyre'ın tartışmasında da önemli bir yer tutmaktadır. Bkz. Hünler, 1994).

Eşitlikçiğin mantığı, ya bir ilke belirtmeye (ki burada 'farklılık hakkı=hakların eşitliği hakkı' demektir) veya yukarda belirtilen anlamda bir saçma sonucun ortaya çıkmasına (ki burada, 'farklara eşit muamele=farkın gizil olarak gözden düşürülmesi' demektir) götürür.
Taguieff’in, ırkçılığı insanlığın reddi olarak gören ikinci modelinde, ırkçılık bir farkçılıktır. "Irkçı, farkı tanır ve farkı ister" (Julius Evola). Irkçılık, "biyolojik veya kültürel olarak tanımlanmış, şu veya bu komünotenin genellikle kendisi veya başka gruplar tarafından aşırı yüceltilmesi veya abartılarak büyültülmesidir", Komünotenin kendini, farklılığında mutlaklaştınlmasının yanı sıra, bir başka grubun söz konusu komünoteyi mutlaklaştırması da ırkçılıktır. Burada "özselleştirme" kavramı vardır ve bu, "asimile edilemezlik postülası"na gönderir; örneğin zenci karşıtı bir ırkçıya göre zenci, özü itibarıyla asimile edilemez niteliktedir; çünkü, bir zencinin bireysel varlığı, zencilik tarafından tüm boyutlarında belirlenmiştir. Grup farkını mutlak olarak yüceltme, etnosantrizmin modern promosyonudur. Irkçı düşünce, bireyin, aidiyet grubuna indirgenmesini içerir; birey herhangi bir örnek veya bir temsilcidir. Farkçı ırkçılık, insan gruplarının birbirinden ayrı gelişimini önererek karışımlara, değişimlere, iletişimlere, karşılıklı katkılara karşı çıkar. Bu anlamda kaçınılamaz, homojenleşmenin veya arzu edilir bir farksızlaşmamanın teorisi değil, aşılmaz farkın bir dogmatiğidir, kollektif farkın mutlaklaştırılmasına dayanan kaçınılmaz, kökensel ve özsel bir kimlik fetişizmidir.

Buna tekabül eden anti-rasizm benzerliği yüceltir; tüm sınırların ötesinde birleşmeyi veya birliği, barışı savunur; kültürel karşılaşmayı, açılmayı, alışverişleri, karışımları yüceltir. Özel aidiyetlere sadakat veya kökenlere saygı değerlerinin tam aksine, kopmayı, ait olmamayı, karışımı öne çıkarır, evrenselcidir, "Farklılıklar ayırır, benzerlikler yaklaştırır" özdeyişinin ifade ettiği gibi, kökünden kopmuş birey tipine değer verir; yani kimseye benzemeyen, tamamen tekil olan, tüm mirastan yoksun, kimseyle bir şeyi paylaşmayan bireyi, mutlak olarak bağımsız (sınıf dışı, kast dışı, ulus dışı, vb.) bireyi idealleştirir; bu, dünya-dışında-birey'dir. Buradaki paradoks açıktır; bir yandan benzerlik kültü kurulurken, öte yandan tekil, aidiyetsiz, göçebe tip yüceltilir; yani anti-rasist yaklaşımın insanlık ideali bir klikleşme gösterir; bir yanda benzerlik vasıtası ile birliğe giden evrenselci ütopya, öte yanda, hiçbir yereait olmayan bireyin farklılığını haklılaştıran tekilliğin estetizmi vardır.

Taguieff, bu iki ırkçılık ve anti-rasizm tanımlan üzerindeki analizden sonra ortaya çıkan ikilemin aşılıp aşılamayacağını tartışır.

Irkçılığın mutlak farkçılık olarak tanımı, bireyselci-evrenselci bir dünya görüşünde ortaya çıkar. Zira bu dünya görüşünün temel aksiyomuna göre gerçekten var olan bireylerdir ve bir tür veya cins olarak da insanlıktır. En yüce evrenselci norm, tüm boyutlarında, insan türünün birliğini gerçekleştirmektir. Farkçı ırkçılık, bu normatif kuralın radikal biçimde çiğnenmesini temsil eder.

Irkçılığın komünoteye mutlak karşıtlık ya da tekbiçimlileştirici evrenselcilik olarak tanımında temel aksiyom şudur. "Gerçekten var olan hem kendi farklarıyla ve hem de kendi içinde birbirine göre sürekliliğiyle karakterize edilebilen özel insan gruplarıdır (soy, etnik, halk, kültür, ırk,ulus.vb.)". Bu açıdan ırkçı, bu farkçı aksiyomu reddeden farklı halktan ve çeşitli kültürleri olmayan ırksız, etnisiz bir dünya kurmak isteyendir. Irkçılık evrenselciliktir.

Taguieff’e göre burada, iki mutlak önünde bulunuyoruz. Bir yanda, bireyselciliğe ve evrenselciliğe karşıt olan, negatif bir özgürlük saydığı bireysel özgürlüğe karşı çıkan ve grup aidiyetleri kültü yaratan bir ırkçılık var; bu, bir anlamda insanlığın inkarıdır. Bu kimlikçi ırkçılığa, tekabül eden anti-rasizm ise farksızlaştırmayı hedef alır; bağımsızlık (zorlanmamış bireyin durumu) ve özerklik (kendi kendine koyduğu yasaya uyan kişi veya vatandaşın durumu) arası farkı siler; bir grubun, homojen, "saf" ve apayrı bir konumda yaşamını sürdürmesine karşı durur, politik alanda, tüm milliyetçi tutamları reddeder.

Öte yanda, tüm insanlara aynı insani normatif bir modeli dayatmak isteyen homojenleştirici köksüzleştirici bir mekanizma gibi işleyen totaliter bir evrenselciliği temel alan bir ırkçılık vardır. Eşitsizlik iddiası da bununla bağlanabilir; insanlar, idealleştirilmiş bir insan tipine uygunluklarına göre değerlendirip tasnif edildiğinde insani bir öze katılım dereceleri farklılaşacağından, eşitsizlik de olacaktır. Bunun modern versiyonu insanlığın zorunlu olarak iyiye gideceğini öngören evrimci anlayışa dayalı ilerlemeci görüştür.

Bu ilerleme, her insan grubunda farklı hızdadır; bazıları daha yeteneklidir, daha iyidir vb. En iyileri, en ilerlemiş olarak egemen olmak ve yönetmek hakkına sahiptir. Modernlikte, emperyalizm gerçeğin, iyinin veya doğrunun hakimiyetini ulusal grupların ötesinde yayma görevini içeren bir meşrulaştırma söylemi ile birlikte görülür; bu görev, Aydınlanma çağı değerleri, özgürlük veya hukuk adına haklılaştırılır. Modern dünyada, bu büyük sözlerden herhangi birine göndermeyen hiçbir emperyalizm yoktur.

Bu ikinci anlamda ırkçılık, insani dünyayı tesviye edici, homojenleştirici bir yaklaşımdır; insani dünyayı birbirine ikame edilebilme hakkında eşit, aidiyetsiz, belleksiz, bireyliklerini yitirmiş, göçebe bireylerden oluşan bir toz kümesine ya da ruh ve bedenlerin melezleştirilmesiyle az çok tekbiçimlileştirilmiş köksüz ve şekilsiz bir kitleye indirgenmiş bir hale getirmek ister. İnsan türünün çeşitliliğini reddederek her bireyi, bir aidiyet sistemine göre yaşama, cemaatinde kök salma hakkına ve kültürel kimlik hakkına karşı çıkar. Bu bir anlamda kimliğin reddidir.

Bu analizin sonunda şu noktaya varıyoruz; Olağan olarak "ırkçı" olarak nitelediğimiz süreç ve olguların, herhangi bir özgüllüğü yoktur; bu niteleme, polemik bağlamında, karşıtlarımızı haksız göstermek için başvurduğumuz bir taktikgibi görünür. Ancak, ırkçılık kavramını yok etmeye varan bu sonuç zorunlu değildir. Irkçılığın farklı anlamlarda kullanılabileceği sayıltısını kabul etmek ve ırkçılığı, mutlak bir bütünsel olgu gibi görmemek gerekir. Fakat, Taguieff, bununla da sorunun çözülmediğine işaret eder; çünkü ırkçılık kavramını parçaladığımızda yukarda değinilen, iki farklı anlayışa varırız. Birinci halde, ırkçılık, mesihçi bir evrenselciliğe ve siyasalmodernlik bağlamında emperyalizme; ikinci halde yabancı düşmanı bir milliyetçiliğe ve aidiyet grubunu mutlaklaştırmaya indirgenir. Anti-rasizm ise birinci halde anti-emperyalizme dönüşüp kimlikleri ve farklılık hakkını, ikinci halde anti-nasyonalizme dönüşüp, insan haklarını ve dünya çapında birleşmenin zorunluluğunu savunur. Politik alanda, anti-emperyalizm, özellikledilsel-kültürel ve etnik azınlıkların hareketleri ve milliyetçi direnmeler biçiminde; anti-nasyonalizm ise insancıl müdahale ve süper gücün polisiye militarizmi biçiminde görülür. Kısacası, anti-rasizm, milliyetçiliğe ve anti-emperyalizme olduğu kadar anti-nasyonalizme ve emperyalizme çevrilebilir görünmektedir.

Burada, ideolojik-etik-politik-hukuki, v.s. bir karışıklık vardır. Sınırlann kaybolması, entellektüel bir boşluk yaratır. Bu analizin sonunda Taguieff’e göre, diyalektik ilişkiler buluruz. Başlangıçtaki sezgimiz doğrultusunda pozitif etkileri olan bir düş kırıklığının oynadığı rol, bir bakıma doğrulanıyor; anti-rasizmde hissettiğimiz rahatsızlığın teorik nedenleri veya "ırkçılık" 'kimlik' ya da 'komünote' terimlerinin hakim olamadığımız çeşitli kullanımları karşısında hissettiğimiz rahatsızlığın nedenleri, çok olduğu kadarda derindir.
 

Prof. Dr. Nuri BİLGİN

 

ANA SAYFA