Dur, dur orda  içeri sakın girme, aşk dediğin söylenmemeli, bir türkü gibi dilden dile düşmemeli. Biz destanlar yazmadık mı seninle her seferinde. Dur artık söyleme, munzurda kurşunlara gelirken ellerimiz birleşip, dünyaya son nefesimizle ey aşk diye bağırmadık mı? Göğsümüz üzerinde mavzer,  yüreğimizde aşk ateşi ile birleşmedik mi? Kim anladı bizi, kim anlayabildi? Birileri sorgularken, birileri hücrelerde parçalarken yüreğimizi, kim anlayabildi kim kim? Kimliksizler, bilinmezler, bilinmeyenler.. Nerdesin, nerdeyim, kimim, kiminleyim? Her sevişme sahnesi bir öncekine eş. Kimlerdeniz biz, ölen sokak çocuklarından mı yoksa ölmeyip sürünenlerden mi? Hangimiz daha özlemiz özlemlerimize? Bir dağ destanı değil ki bu acılarla yazılsın, bir yalnızlık hikayesi değil ki gökyüzünde son bulsun.. Anlamsız bir yazı, kelimeler bağdaşmıyor, tümceler havada uçuşmuyor, bir gece 03 de yazılmış bir  saçma, bir iç hesaplaşma,  bakarsın sonu mutlu biter. Sakallarımdan süzülen şarap damlacıkları gibi, ağlayan gözlerime hükmedemeyen bir rum şarkısı gibi hüzzam biterim belki  bilemem. Yoksa hayatımı  altın boynuzlu yedi tepe İstanbul gibi uzaktan bakılınca şaşalı, ama içi büsbütün kirli mi yaşarım? Şu an hangi köhne binadayım bilmiyorum, elimde kibritçi kızın son yakamadığı kibrit, kendimi mi  yakmalıyım diye düşünüyorum. Radyo ince bir saz, ama bana uzak ben löverdeyi söylüyorum bağıra bağıra, devriyeler sardı da bizi meğer kaderim böyle. Bulamadım kendime bir daskapital elimde tutmak için, şimdi çaresiz ne olduğu belirsiz bir haldeyim, herşey özüne döner  demişti birisi bir zaman, neye dönücem ben, özüm yok ki.. Kendiliksizlik öz olur mu? Ben kimim, ey dağların Ferhatı, ben kimim? Kimliksiz miyim, doğmadım mı ben doğurulmadım mı? O zaman neden bu acı çekişler, bir ateş çevresinde onbeş kişiyiz. Hepimiz biriz ama, kimiz bilmiyoruz.... Tamam  tamam biliyorum, kimliksiz, kendiliksiziz,  elimizde son ekmek ve patates yarına, pembe düşlerimiz  satılık, bizse meteliksiz.. Birileri yargılıyor ama, biz onbeş kişi, yine bu harap binada yatağa haset düşlerdeyiz.  Ne anlar Yusuf halimden yada Pir Sultan Abdal, ben Adıyamana hasret, sabret diyor gönlüm bu da gelir geçer, sabret sabret... Ne yazmalıyım bu gece? Bir hikaye sonu acıklı mı biten, yoksa bir şiir mi her tümcesinde beni anlatan, yoksa bir dostumu, nasıl  yalnız kaldığını mı?.. Acaba sokak çocuklarını mı yazsam?  Yazacak birşey bulamayınca yazar ne çok zorlanır, sabahlar kendinle çatışır, ama bulamaz. İlham nasıl gelmeli, bir otobüste, belki bir  uçakta ya da deniz kenarında.. Nedir kelimeleri yüreğimizden çıkaran, insanlara doğru akıtan, bazen ağlatan bazen de mutluluğu sağlayan nedir? Bilinmez bir labirentte farenin kaybolması gibi.. Sokak çocukları acaba uyudu mu bu saatte,   kaç kişi aç şu an  gecenin bu saatinde ve kaç kişi ağlıyor, hani bazen deriz ya  bize ne.. Kelimelerden mi kaçış, gerçeklerden mi? Oysa üçe kadar sayınca ölen insan sayısını, karekökü ne  bilinmez. Bilinmeyen denklem mi hayat, neden çözülmüyor  ve neden herşey sıfırla başlıyor da sıfırın değeri yok? Bir adam gece yatağından kalkıp bunları düşünüyorsa ahmak mı yoksa çok mu duyarlı? Bunların cevabı ne? Her sorunun içindedir oysa cevap, peki acıların neresinde? Mutluluk bir kaos, hayat mutluluğu diğer yaşama bıraktığımız bir kaos. Kristof Kolomp Amerikayı keşfetmeseydi, şimdi Iraktakı çocuklar misket oynayabilecekler miydi?..

 

ANA SAYFA